31 Ağustos 2014 Pazar

27 Mart'a ithafen

yıl 2010.O gün yazdığım bir yazıyı okudum bugün .Varlığını çoktan unutmuştum oysaki.
...
   Bugün geçmişimi anımsadım,çocukluk zamanlarımı.
Ufacıkken koşturduğum o yerlere, çocukluğumu geçirdiğim insanlarla gittim.
Sonra yıllar önce 27 martı nasıl heyecanla beklediğim aklıma geldi.
Her 27 marta ne kadar çok hazırlanırdık. Ayser hocamız biri günlerce çalıştırırdı. Aynayla konuşan küçük bir kız çocuğu ,annesiyle babasının kavgası ortasında kalan bir çocuk, kokoş bi kadın oldum  hatta kurbağa rolünü bile oynadım. Bu oyunlarda çocukluk arkadaşım güzel dostum Simge de rol alırdı hep.
 Her 26 mart gecesi karnıma ağrılar girerdi. Yıllar geçse de o zamana benzer bir heyecanı her 27 martta hissederim.
...
  Her şey ikinci sınıfta sınıf başkanı olmamla başladı. Sınıfı susturmak,yaramazlık yapanları tahtaya yazmak... Hep yüksek sesle konuşuyormuşum o zamanlar sanırım olayların hararetinden. Nitekim görevimi çok önemserdim. Güzel bir şey değil tabi  ama şu an düşündüğümde bile bi coşuyorum. 
  Babam, topluluk karşısında  konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize  vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da  olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir  süreliğine başka birinin  hayatını yaşıyormuş gibi.


Agresif.


Hayatımda yaşadığım en tuhaf anlardan biriydi. Canım sıkkındı ve karşımdakiyle  oturmuş öylesine bir şeyler konuşuyorduk. Canımın sıkkın olduğunu fark etti ve  hiçbir şeyi çok umursamamak gerektiğini, yaşayıp gitmenin, kafana eseni yapıp çok şey düşünmemeni en güzeli olduğunu söyledi. Ardından ‘Mesela’ diyerek bir şey anlattı. Ne anlattığını hatırlamıyorum ama daha önce aynı şekilde aynı cümle ve mimiklerle anlattığına o kadar emindim ki. O kişinin sürekli kendini tekrar ettiğini fark ettim.  Bunu benden başka  kişilere de böyle bi konuşmanın  gelişinden defalarca kez anlatmış olduğunu hissettim. Tam o an o  kadar net ve saf  bir nefret duydum ki.. Sözleri gerçekten işe yaramıştı. Sözleri o gün  canımı sıkan şeyi unutup kendisine öfkelenmeme neden olmuştu. Bunu belli ettim mi? Etmedim. Dudaklarımı sıkarak gülümsedim. Dudaklarımın dişlerime yaptığı o baskıyı belli etmemeye çalıştım.  
  Böyle işte. Ben insanları kategorize eden biri değilim. Aslında hayatımda hep makul bi insan olmaya çalıştım. Bazen kötü şeyler yaptığını bildiğim veya bana karşı yanlış, sinsice şeyler yapmış  bi insanın üzüldüğünü gördüğümde  kalbimin ezildiğini hissedip üzülebiliyorum. Bazen de çok sevdiğim kişiler onlara özen gösterdiğim kadar  bana karşı hassas davranmadıklarını  fark ettiğimde de o saf nefreti öyle yaşıyorum ki. O an beynimin uyuştuğunu, boynumun adeta tutulduğunu ve  sırtıma spazmların girdiğini hissediyorum. Kısa sürüyor ama çok can sıkıcı oluyor.
 Eğlenmek, dinlenmek için yaptığımız tatilleri başkalarının zevkine uydurmaya çalışırken günlerimizi; arkadaşlarımızla geçirdiğimiz güzel  vakti başka insanlara göstermeye çalışırken saatlerimizi harap ediyoruz. Zaman, ay sonuna yetiştiremediğimiz internet paketleri gibi harcıyoruz.
  Farkında olmadan eliminizin arkasıyla ittiğimiz şeylerin bizim için neleri değiştirebileceğini  bu depresif  günün sonunda biraz düşünmek istedim.
  Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik?