27 Mart 2014 Perşembe

Çocukluğuma dair

  Hayat zorlaştıkça, daha doğrusu bir şeylerin farkına vardıkça herkes ‘Ah çocukluğuma dönseydim.’ diyor. Yahu 19 yaşında  20 yaşında  insansın embriyona mı döneceksin? Ben hiç o, bir kez daha çocukluğuma dönseydim, düşüncesindeki insanlardan olamadım. Kötü değil aksine çok güzel olduğu için. Güzel anları tekrar yaşayabilseydik onların bizim için anlamını kaybetmez miydik o zaman? 
 Çocukken ne güzeldi. Hava kararınca sokaktan eve dönerdik, bazen koşa koşa fırına ekmek almaya giderdim. Dönerken o ekmeğin bir ucundan koparır, buharı yüzümü ellerimi yakarken yemeye çalışırdım. Dönüş yolunda neyden bahsettikleri anlaşılmayan konuşma seslerinin geldiği evlerin yanında geçerdim. Yolun kenarındaki kanalda kurbağalar ötmeye başlarlar, uyuma vakti geldiğinde gözlerimi kapattığımda hala o kurbağa seslerini dinlerdim. Çağla toplarken evden çağrılınca atarlanıp terliklerini bahçedeki muslukta yıkayıp, bahçe hortumu kuzenimin  üstüne tutmacalı eşek şakaları yapardım. Bahçedeki incir ağacının altındaki devasa havuz… Ah, çocukluğum boyunca o havuza düşmekten korktum. 5 mt bile yaklaşamazdım. Kuzenimin bisikletine iki kişi  zar zor binmişken frenlerin tutmadığı o gün yoldan bahçeye uçtuğumuzda da havuzun çok yakınına savrulmuştuk. Evin aşağısında  mor zambağa benzer çiçeklerin olduğu bi yer vardı. Yanından geçerken her seferinde hışırtılar duyulurdu ve bir şeylerin kaçışma sesleri gelirdi. Ağaçtan toplarken en güzel bademleri de hep oraya düşürürdüm. Siz taze badem yemek ne kadar keyiflidir bilir misiniz, dopdolu ceplerle bi duvara oturup taşla kıra kıra yemenin keyfini? 
Yaz geldiğinde  ailecek arabaya atlar 2 gün orada 3 gün burada ggeze geze tatil yapardık ve nereye gideceğimize yolda karar verirdik. O devir  kapanalı yıllar oldu. O devri meşhur 7 yaşımdaki  İstanbul gezimizden sonra sonlandırdık. Bu kadar şeyi nasıl hatırladığımı bilmiyorum  Hatırlıyor olmam büyük bi lütuf. O zamanlardan neler mi kaldı?

  Şimdi ne çocukluk anılarımla dolu o küçük belde  Avsallar ne de kuzenim Emre kaldı.

26 Mart 2014 Çarşamba

Olmuyor




  Bazen olmuyor. Ne yaparsan yap olmuyor. O lanet şey olmuyor işte. Ne o olmayan derseniz, bilmiyorum. Bazı şeyler olamayıp duruyor. Aslında herkes gibi biliyorum ama bunu ifade etmek şey gibi: Bazen bir kavramı hayatınızın içinde hep kullanırsınız ama 'nedir?’ diye sorulduğunda afallarsınız ve anlatamazsınız ya? Çünkü hayatınızın içinde hep olduğu için onu tanımlamayı hiç düşünmemişsinizdir. Belki de çok fazla düşünmüşsünüzdür. Bir şeyleri eksik söylemekten çekinir, zamanı geçince o ana geri dönemeyeceğinizde hayıflanmaktan korkarsınız. Başka bir seçenektir ya da. O seçenek hep vardır ve genelde o seçeneğe sığınır insanlar. Derseniz ki sen hangisini seçtin? Karar veremedim. Galiba 2.ye yeltenip 3.yle sonlandırdım.

  Neden hep bir şeyler dediğinizi varsayıyorum? Çünkü insanlar her zaman bir şeyler der. Ben sadece umduğum şekilde sorulması polyannacılığıyla yönlendiriyorum. Eda sen normalde de çok konuşuyorsun ama bazen de  tamamiyle durrgunlaşıyorsun derseniz ona da cevabım var.  Muhtemelen  bakışlarım sol alt köşeye takılmıştır ve kafamın içindeki onlarca düşünceyi hala toparlamaya çalışıyorumdur. Bu yüzden hep ‘birileri bir şey derse’ye cevap yazıyorum. Şurada beni okuyan kaç kişi var?Bilmiyorum. Hiç okuyan var mı? Onu da bilmiyorum. Ama bir kişi okuyup cidden mutlu oluyorsa, diğer cümlemin ne olacağını merak ediyorsa, benim için olmuş demektir, ben bir şeyi başarabildim. Buna değer mi? Kesinlikle. Zaten yeterince iyi olmadığını  düşünen, kendini küçümseyen insanlar  yüzünden hayat bu şekilde akıyor ve dışarıdan baktığında hep istemediğin şekilde ilerliyor. Siyaset olsun, aşk olsun, x olsun, y olsun: ve çevremizde böyle insanlar da o kadar çok va ki. Bense bgizli bir şey bilip b saklamaya çalışan küçük bir çocuk gibi inanılmaz bir mutluluk, heyecan duyuyorum bundan. İçimdeki o karşı koyamadığım sahiplenme duygusu kabarıyor beklemediğim zamanlarda. Kışın arabanın camından baktığınızda denizin hep sakin, dalgasız olması gibi ama bazen o kadar çok yağmur yağıyor ki. Ansızın bastırıyor, neye uğradığını şaşırıyorsun. Beş gün yağıyor. Deniz renkten renge giriyor, bulanıyor, bembeyaz köpüklerini sahile cömertçe savuruyor. Belki de Alanya’nın bu yönünü bu kadar benimseyişim ona ne kadar serzensem de çok şey söylememi engelliyor. Ankara’da yürüme mesafesindeki yolculuğum yine fizyoloji gibi çok sevdiğim ama bazen katlanamadığım bir dersle sonlandı.

  Teoride Ankara-Alanya arasında yaşayan, pratikte kendini sahibinin çantasında sürekli seyahat eden bi kedi yavrusu gibi hisseden kızdan sevgiler.



Sonbahar

 ‘Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız…’diye gidiyor şarkı.

 Sizce en yalnız mevsim sonbahar mıdır? Aslında sonbahar insana böyle duyguları uyandırışıyla herkesin içten içe benimsediği, eşlik ettiği, sonbahar renklerine farkında olmadan uyum sağlayıp  pastel tonlara büründüğü bir mevsim değil midir?  Doğa sonbaharda tüm cömertliğini sunar. 'Ne kadar görkemli br veda ediş'  diye düşündürür bana hep. Mevsimleri ayırırken insanlar temelde yaz ve kış der. Sonbahar bi geçiştir. Gökyüzünün güneş batarken sarıdan gece mavisine geçişinde verdiği renk kuşağı gibidir sonbahar. İzlemesi kısa sürer ama  tadı damağınızda kalır.



24 Mart 2014 Pazartesi

İlk günden

  Bu yazı benim için bir başlangıç gibi. Kağıdımı kalemimi bırakıp teknolojiye  yenik düşmek benim de başıma gelecekti biliyordum. Cesaretimi biraz daha toplamaya ihtiyacım vardı sadece ve başardım. Beyaz  boş sayfaları yazılarla doldurmak, o an eline geçen bir şeye notlar almak daha orijinaldi benim için. Daha doğaldı. Hala öyle aslında, bunu tamamen terk etmeyeceğim, edemem çünkü. Yazdığım andaki psikolojimi kelimelerimde, harflerimi çiziş şeklimde görmek hoşuma gidiyor. O acele,  depresiflik, heyecan, sabırsızlık, pişmanlık, mutluluk hepsi  her harften adeta fışkırıyor ve bu bilinçli olarak yapılan bir şey değil. Bu yüzden beni böylesine cezbediyor.

   İnsanlar düşüncelerine söylemekten,  duygularını ifade etmekten neden korkar? Yazdıkları onu kötü biri yapacağından mı  yoksa kırılganlığını açığa vurmaktan mı ya da açıklayamayacağım başka şeylerden mi? Neden bu kadar zorlaştırıyoruz ki her şeyi? Yaz, söyle gitsin, yaşa gitsin. Didikledikçe içinden aklımızın hayalimizin alamayacağı neler neler çıkar bi düşünsene? Hadi tamam kabul ediyoruz hepimiz özünde iyi insanız. Özünde kötü olan insan duydun mu? Neden bu kadar mutsuz peki insanlae, o zaman neden kimse anlaşamıyor, kaybetmekten bu kadar korkup manyaklaşıyor? Kaybetmekten korktukça asıl o zaman insanları kaybetmeye başlamıyor muyuz?

 İnsanlar değişir? Bazen değişir, bazen değişmez. İnsana göre değişiyor galiba. Ben de şu an anlamadım. Bazen yıllar geçiyor ama o kişi için değişen şey, saçının kesimi, sakalın tarzı, yüzündeki birkaç çizgi, giyim tarzı. Bunların hiç birinini değişmediği de oluyor ilginç bir şekilde. Sanki eski boş bir evde unutulmuş tekli koltuk gibi, güneş hep aynı köşesini soldurmuş. Kimi zaman ise  geçirdiği birkaç gün dahi kişiyi bambaşka  bri yapabiliyor.

 Bu gri şehrin beni çıldırtan bir sakinliği var. Düzenli şehrin henüz düzenli olamamış insanlarının koşuşturmasıyla kavrulmuş üstüne bir miktar kekik serpilmiş. Ankara seni seviyorum ama sana tutunamam ve bunu bilerek  yaşamak beni daha özgür hissettiriyor.

  Sokaklarında yürümeyi sevdiğim şehir. Ne buluyorsun diye sormayın. Sahil şehrinden gelmiş biri için çok şey ifade edecek cinsten bir yer olmadığı doğru. Ama bu şehirde ceketine daha sıkı sarılıyorsun. Telefonun çantanın bir kenarında duruyor, uzanmaya üşeniyorsun.

  Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye  görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı  ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep  birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep  ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir  anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim  harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde  kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey  farklı  bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan  insanı umutsuzluğa  düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç  ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp  koşmak istiyorum!