Bu
yazı benim için bir başlangıç gibi. Kağıdımı kalemimi
bırakıp teknolojiye yenik düşmek benim de başıma
gelecekti biliyordum. Cesaretimi biraz daha toplamaya ihtiyacım vardı
sadece ve başardım. Beyaz boş sayfaları yazılarla
doldurmak, o an eline geçen bir şeye notlar almak daha orijinaldi
benim için. Daha doğaldı. Hala öyle aslında, bunu tamamen terk
etmeyeceğim, edemem çünkü. Yazdığım andaki psikolojimi kelimelerimde,
harflerimi çiziş şeklimde görmek hoşuma gidiyor. O acele,
depresiflik, heyecan, sabırsızlık, pişmanlık, mutluluk hepsi her harften adeta fışkırıyor ve bu bilinçli olarak
yapılan bir şey değil. Bu yüzden beni böylesine cezbediyor.
İnsanlar
düşüncelerine söylemekten, duygularını ifade etmekten
neden korkar? Yazdıkları onu kötü biri yapacağından mı
yoksa kırılganlığını açığa vurmaktan mı ya da
açıklayamayacağım başka şeylerden mi? Neden bu kadar
zorlaştırıyoruz ki her şeyi? Yaz, söyle gitsin, yaşa gitsin.
Didikledikçe içinden aklımızın hayalimizin alamayacağı neler
neler çıkar bi düşünsene? Hadi tamam kabul ediyoruz hepimiz
özünde iyi insanız. Özünde kötü olan insan duydun mu? Neden bu kadar
mutsuz peki insanlae, o zaman neden kimse anlaşamıyor, kaybetmekten bu kadar
korkup manyaklaşıyor? Kaybetmekten korktukça asıl o zaman
insanları kaybetmeye başlamıyor muyuz?
İnsanlar
değişir? Bazen değişir, bazen değişmez. İnsana göre değişiyor
galiba. Ben de şu an anlamadım. Bazen yıllar geçiyor ama o kişi
için değişen şey, saçının kesimi, sakalın tarzı, yüzündeki
birkaç çizgi, giyim tarzı. Bunların hiç birinini değişmediği
de oluyor ilginç bir şekilde. Sanki eski boş bir evde unutulmuş
tekli koltuk gibi, güneş hep aynı köşesini soldurmuş. Kimi zaman
ise geçirdiği birkaç gün dahi kişiyi bambaşka bri yapabiliyor.
Bu
gri şehrin beni çıldırtan bir sakinliği var. Düzenli şehrin
henüz düzenli olamamış insanlarının koşuşturmasıyla
kavrulmuş üstüne bir miktar kekik serpilmiş. Ankara seni seviyorum
ama sana tutunamam ve bunu bilerek yaşamak beni daha özgür
hissettiriyor.
Sokaklarında
yürümeyi sevdiğim şehir. Ne buluyorsun diye sormayın. Sahil
şehrinden gelmiş biri için çok şey ifade edecek cinsten bir yer
olmadığı doğru. Ama bu şehirde ceketine daha sıkı
sarılıyorsun. Telefonun çantanın bir kenarında
duruyor, uzanmaya üşeniyorsun.
Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey farklı bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan insanı umutsuzluğa düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp koşmak istiyorum!
Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey farklı bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan insanı umutsuzluğa düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp koşmak istiyorum!
Yazmak, insanın kendini gözler önüne sermesi hem güzel hem de güç biraz. Hor görülmekten, hislerinin küçümseneceğinden korkar insan. Yazmak ve bunu paylaşmak güçlü bir karakter gerektirir. Evet sana katılıyorum bu tertemiz eylemi kalem ve kağıtla yapmak en güzeli. Her insanın özel bir yazış biçimi farklı bir kalem tutuş şekli var ve kağıta yazmanın doğallığına inanıyorum. Ama sen nolur bu blog'a devam et. Bir yerinden hayatına dahil olmayı, masumane yüreğine dokunmayı, düşlerine ortak olmayı seviyorum. Eline yüreğine sağlık.
YanıtlaSil