5 Nisan 2014 Cumartesi

Faranjit

Faranjitle ilk tanıştığımda sanırım  9.sınıftaydım. Ertesi gün iskele şelale önünde konserimiz vardı. Üstüne bir de  diğer grubun flütçüsü son gün şehir değiştirmeye karar verip tüm repertuarını bana yıkmıştı. Konser günü limonlu karabiberli pekmezli korkunç bir karışımı kafaya dikip öyle çıkmıştım evden. Neyseki, bir şekilde idare etmiştik.
 
  Şimdi  20 yaşımdayım. Denize hasret bedenimin yoğun İzmir havasına maruz kaldığı, şarkılarla geçen o güzel tatilin sonunda Ankara'ya korkunç bir sesle döndüm. Ah Akdeniz  bana bu kadar  kötü davranacağını  bilsem gider miydim? Ege'ye Akdeniz dememe bozulmamışsınızdır umarım sonuçta pratik olarak akdeniz  oluyor. Kullandığım ilaçlardaki psödoefedrin denen o lanet madde yüzünden menapozlu kadınlar gibi sıcak basıyor günlerdir, bir triplere felan giriyorum. Konuştuğumda da 'Seni bu sesle ciddiye alamıyoruz Eda yeşil köprü taraflarına gitsen iyi iş yaparsın' diyip  dalga geçiyorlar. Kısacası faranjitseniz, vize haftasındaysanız ve Eda'ysanız hayat gerçekten çok zor.


3 Nisan 2014 Perşembe

Güne başlarken

   Ankara'da yaşıyorsanız bayramları coşkuyla kutlamak ‘yapmazsan olmaz’lardan biridir. 
 Ben de o günlerden birinde belki de dünyanın en huzurlu uykusundan uyanmıştım ve aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Paylaşmak istedim.
                                                  ...
    Okuduğum birkaç satır söz, konuştuğum kişinin yüzündeki samimi bir gülümseme, yolun kenarında hava şartlarına direnen bir papatya veya  güzel sohbetlerin olduğu kalabalık tatlı bir atmosfer… Bunlar ve daha pek çok şey içimde binlerce güzel duyguya sebep oluyor. Odanın  bir köşesinde unutulmuş ve yıllardır titreşmeyi bekleyen bir müzik enstrümanını uzun zaman sonra tekrar elime aldığımda olduğu gibi.
  Bazı günler en yakın boş bir defter ve kaleme ulaşmak için  koşar adımlarla yurduma ya da evime gidiyorum.  Aklımdaki tamamlanmayan cümleleri hemen yazıp orada olgunlaştırmak ve  güzel bir ifadey dönüştüp rahatlamak istiyorum. Bunu yapmadığımda adeta aklımı uyuşturan hırçın bir fırtınanın zihnimde estiğini hissediyorum. Planladıklarımı hayata geçirirken de  parçaları  ortaya öylece döküp en başından ince ince düzenleme ve bunu yaparken de kendini paralama olayım da sanırım burada geliyor.
   Origami yapar gibi sonunda güzel bir şey ortaya çıkmasını umut ederek doğru zaman ve sırayla katlamalar yapmaya çalışıyorum. Kabul edelim dünyayı kurtarmayacağım ama bazı şeyleri değiştirebilirim. Şu an sabahın  bu sakin  saatlerinde  pencereden sızan güneş odayı doldururken duyduğum  miskin bir kedinin pati sesleri yüzümde bir gülümseme oluşturuyorsa bunu paylaşmalıyım gibi hissediyorum. Belki ileride  bu yazıyı okuyan birilerinin yüzünde de o güümsemeye neden olur ve okuduğu o günün güzel başlamasını sağlarım. Çok sevdiğim Chopen bestesiyle (nocturne no:9)  başladığım günlerde  tüm gün aşıklar gibi dolaştığım gibi birilerine de sebep olur belki? Bu ihtimal bile beni öyle mutlu ediyor ki. Bu uğurda saatlerimi umarsızca harcayabilirim.

   Bazen yaşadığım hayatı yönlendirmenin ellerimde olduğunu o kadar çok  hissediyorum ki. Metroda donuk bakışlarla dakikalarını geçiren insanları gördüğümde  içten içe rahatsız oluyorum. 'Neden kendine bunu yapıyorsun' diye haykırasım geliyor. 'Biraz sonra başına bir şey gelebilir, gerçekten böyle mi hayatını geçirmek istiyorsun?'. Biraz sonra yine metroya bindiğimde bugün yüzler daha farklı bakacağından eminim  çünkü Cumhuriyet Bayramını kutlayacağımız için bende olduğu  gibi pek çok insanın içinin kıpır kıpır olduğunu  biliyorum. 

   Güzel bir telaş, güzel bir gün, güzel bir bayram var bugün. Bu günü şimdiden sevdim.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Şarkılar ve yollar

   Beni düşündüren şarkıları seviyorum. Sözü olmayan  şarkıları daha çok seviyorum sanırım sözlerin şarkıların anlamının daralttığını düşündüğüm için bu böyle. Kaçırdığım popüler şarkılar yüzünden  bazen zamandan kopuk hissederim. Bazen güzel sözlere  sahip olan şarkılara takılır kalır ve ayları geçiririm. Böyle şarkıları sürekli  dinlemek  ne kadar sağlıklı, bilemiyorum. Ama yürünecek yollar kat edilecek mesafeler bitmiyor ki.  Sevdiğiniz şarkılar sizin dostunuz  oluyor ve nerede olursanız olun sizi evinizde hissettiriyor. Ankara’da yaşıyorsanız bazen kaçasınız geliyor  buradan. Bazen de başka bir şehirden dönerken o sokaklar, sakin kaldırımları düşünüp Ankarayı özlüyorsunuz.

   Zaman geçiyor, zaman hep bir şekilde geçiyor ve ben hep  kendimi bir yerlere koşarken buluyorum. Bunların hepsine nasıl zaman buluyorsun derseniz inanın ben de tam olarak bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim. Sahip olduğum tüm enerjimi olabildiğince verimli bir şekilde kullanmak istiyorum. Gücümün yettiği her şeye yetişmeye çalışıyorum. Yoksa varlığımın bir anlamı yokmuş gibi  geliyor. Yaşamayı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. İki gün oturup dizi izleyeyim, üçüncü günde  kendimi  tedirgin hissetmeye başlıyorum. Elimde sürekli gezdirdiğim flütüm, çantamın içine tıkılmış bir spor ayakkabı, not defterimin bi sayfasına karalanmış bir resim, çantanın bir köşesindeki ders notlarım  bu yüzden var.


Lisede felsefe dersinde okuduğum John Locke aklıma geldi, demiş ya en kabaca ’ Hayat boş bir levha gibidir. Deneyimler bilgiyi getirir, bilginin kaynağıdır ’. Ben bilgiye ulaşmaya çalışmıyorum gerçi, ben kendime ulaşmaya, hayata dokunmaya çalışıyorum. Yaptığım her şey o boş levhaya/ tuale atılmış renkli bir fırça darbesiymiş gibi geliyor. Hayatımın sona erdiğinde de ortaya güzel bir şeyin çıkmış olmasını ve yaşamaya  devam etmesini diliyorum.