Merhaba!
Güzel bir günden .
Her zamanki gibi yine nasıl
biteceğine dair hiç bir fikrim olmayarak yazmaya başlıyorum. Aslında az önce
duş alırken birkaç şey aklıma geldi. ve çıkar çıkmaz koşarak
bilgisayarın başına oturdum. Ben bu satırları yazarken yıkamaya
vereceğim için duvara yasladığım halılar arada düşüp irkilmeme neden oluyor ama onlar ıdüzeltmek bile şuan bir vakit kaybı gibi geliyor. Spotify'da
çok güzel bir listeyi dinliyorum. Müzik zevkini çok beğendiğim hayatımın güzel bir noktasına dokunmuş birinin listesi. Hayatıma bir yerde dahil
olanların müzik zevki gerçekten güzelmiş. Şu an düşününce bir tümevarım
yapabiliyorum ve buradan kendilerine teşekkür ediyorum.
Geçmişe dair hepimiz bazı şeylerden bazen
hüzünlü bahseder ve bazen öfkeleniriz ama insanlardan, güzel şeylerden
ve yaşanan şeylerden çok çıkarımlarda bulundum. Şu an böyle bi insan olmamda çok
etkileri var ve kendimden memnunum. İnsan kendinden memnun olmalı. Harika
değilim, mükemmel değilim. Olsun böyle de güzelim, güzeliz!
Her yerde olmak istiyorum. Her şeyde olmak, istediğim her şeyi yapmak. Kafamda çılgın atan projeleri yapmak istiyorum.Yazmaya üşeniyorum hem vaktim çok var, 24 yaşındayım! Hem de hiç yok. Bazen
yapmam gereken onca şey varken yorgunluktan akşam 9bucukta uyuyakalıyor
sonra da sabahın 4ünde uyanıp onları tamamlıyorum. Bu durumdan biraz
yakınıyor sonra yaptığım bu şeylerden acayip zevk alıyorum. Ah hiç bir şey
olamayabilir de. Çuvallayabilirim. Her şey en kötü ihtimalle tepetaklak
olabilir. En kötü ihtimalle bir cafede işe girer boş zamanlarımda sokak
müziği yaparım. Gezgin olup tüm dünyayı gören insanların bloglarına imrenip
kendi hayatımı beğenmemezlik yapmak istemiyorum. Bu insanın kendine yapacağı
çok büyük bir haksızlık olur! Tabi ki mesai saatleri düzeninde hiç
çalışmayıp sürekli gezmek harika bir şey ama bir yandan da 2
bölüm dizi art arda izleyince bile kendini kötü hisseden biri
olarak sürekli bir şeyleri üstüne kafa yormam gerektiğini hissediyorum.
Beni napacağız ? Gezerken bile bi planım ve amacım olsun istiyorum. Hiç
gitmediğim bi şehrin '1 saat içinde' önemli 6-7 noktasını öğrenip, google mapsten bakarak kuzeyini doğusunu batısını kafama
kaydedip idiş biletini alıp yola çıkabilirim değil mi? İş, eğitim, gezi, evrak işi. ..Ne olursa olsun. Bunu yapabileceğimi
bilmek iyi hissettiriyor.
Seçeneklerimin olduğunu bilmek beni her zaman
mutlu etmiştir. Yollar, farklı yönlere giden kökler gibi... Bir şekilde
toprağa tutunuyorsun ve her şekilde bir yolunu buluyorsun, Bazen
karşına taşlar çıkabilir. Olsun. Zaten hayatı akışında giderken
bunun hiç farkına varmayan ve herhangi bir aksaklık olduğunda her şeye
isyan eden ve 'NEDEN BEN' diye galeyana gelen insanlarız. Hepimiz
böyleyiz. Çünkü insanız. Yeri gelir 2 yıl önce hergün sabah
sıkılarak yürüdüğümüz o yolu bile özleriz.Bu arada şuan dinlediğm
listeye gerçekten aşık oldum.
Başlarken yazmayı düşündüğüm 4-5 konu
vardı ama şu an unuttum .
2 yıl kadar önce 'Acaba 2 yıl sonra nerede olacağım ?
' diye bir soru sormuştum kendime. Bir yerlere yazmıştım. Bloga mı yoksa
bi kağıda ya da not defterime mi? Hiç hatırlamıyorum Ama şua n yine buradayım
ve 2 yıl sonra nerede olacağımı, napıyor olacağımı ÇOK merak ediyorum.
2 gündür çok yorgun hissediyorum ve dizimde
korkunç bir morluk var. İlk önce dün okuduğum diz ağrısıyla doktora
gidip kanser olduğunu öğrenen ve bacağı kesilen benim
yaşlarımdaki bir kızın yazılarını okudum. Bende de öyle bir şey
olabilir diye biraz paranoyaklaştım. Gördüğüm onca kanser hastası, aldığım birkaç seçmeli ders , ilgili yerlerde yaptığım stajlar ve son
zamanlarda yine bu konuda aldığım kustan sonra bunu normal karşılıyorum.
Sonrasında da 2 gündür ağırlık verdiğim pilates yoga karışımı kendime
çizdiğim egzersiz programımın bir sonucu olduğuna karar verdim ama dizim
gerçekten baya bir morarmış. Ciddi bir şeyse eğer, bilmiyorum sanki
üstesinden gelebilirmişim gibi hissediyorum. Gelemezsem bile güzel bi hayat
yaşamışım gibi. Pişmanlıklarla dolu değilim. Ailemi , arkadaşlarımı çok
seviyorum ve bunu çok iyi biliyorlar. Bunun için şanslıyım ve bunun bu şekilde
devam etmesi için elimden geleni yapacağım. Aşka gelincee Benim için şu an
yakında görünen bir şey değil. Sanki bir sorumlulukmuş gibi geliyor. Belki hiç
yoğun hissetmedim ya da böyle bir
karşıma çıkmadı? Bilemem bir cevabım yok. Bazen insan
kendi kendini engelliyor galiba.
Çok hayalci biri miyim? Evet ve aynı zamanda
HAYIR. Hayal kurduğum şeyler imkansız değil. Korkunç derecede
gerçekçi biriyim ama hayal etmeyi çok seviyorum. Pek çok şeyi de yapabildim aslında
. Çok büyük şeyler olmasa da. İşte beni gerçekten yoran şey bu. Bu yüzden yemek yemeyi bu kadar çok seviyorum belki de. Hayattan aldığın
tat gibi bir şey. En az sevdiğim sebzelerin yemeğini kendi kafama göre
yapıp güzel bir lezzete dönüştürmek.Harika ! Mükemmel lezzette bir
çikolatayı yerken nerede olduğumu unutmak. İşte bu yüzden her zaman 1-2
kilo fazlam var ve onları çok seviyorum.
Jüpiterle venüsün yaklaşması en çok benim
burcuma yarayacakmış. Çok inanmyorum ama güzel şeyler duymak
her zaman insanı mutlu eder. Bakalım ben bu pastadan bir dilim alabilecek
miyim ?
Bu yazı çok değişik oldu. Belki sonradan
okuduğumda 'Eda sil şunu' diyeceğim ama silmeyeceğim. Benden nefret
edebilirsiniz ya da 'Sen kimsin? diyebilirsiniz ya da daha önce
söylediğim gibi hiç bir şey demeyebilirsiniz de. Ben hiç biri değilim. Öylesine
biriyim.
Son olarak söylemek istediğim şey;
hayatta istediğiniz şeylerin
peşinden 'başka insanlar üzerinden olmadan' tutkuyla koşarsanız,
değer verdiğiniz insanlara onları görmek
için güzel adımlar atar, hayatınıza olmaları için şartlarınızı
değiştirebilirseniz ' pastanın üstündeki tazecik ve canlı
renkteki lezzeli bir vişne tanesi gibi '
o zaman her şey güzel, hoş ve şık olyor.
Benim anahtar kelimem: tutku.
16 Kasım 2017 Perşembe
19 Ağustos 2017 Cumartesi
Cumartesiyi herkes sever
Merhaba,
Merhaba
demeyi çok özledim, sevdiğim insanlara sarılmayı da. Buradan
gitmek çok hüzünlü geliyor. Çünkü ülkemde döndüğümde her
şey belirsizlikle dolu olacak. Biraz beni korkutuyor olsa da
sonradan bu günlere dönüp baktığımda içim kıpır
kıpır olacak biliyorum.
Bugün yine cumartesi olduğunu umursamadan erkenden uyandım. Duş alıp ev giysilerimle markete meyve almaya gittim. Çek tarzı meyveli kek yaptım. Kattaki arkadaşlarıma da verdim. Mariami'ye Tür kahvesi yapmayı öğrettim. Cezveyle fincanları ona bırakacağım. Falını uygulamaya gönderip yorumunu da ses kaydı olarak göndereceğime söz verdim.
Bu yıl ailemle somestrda 1 hafta, yazın da 3 hafta vakit geçirebildim. Başımdan o kadar çok şey geçti ki er ne kadar bireysel olmaya bayılsam da hiç bir şey düşünmeden sadece onlarla olmak istiyorum. Büyük aile toplanmacalarının o gürültüsünü, benim konuşmamı dinlemeden ne anlatacağını düşünen teyzemi, üniversiteye başlayacak olan kuzenimi, anneannemin gürül gürül konuşmasını, ablamın fevriliğini, annemin ufak şeylere verdiği büyük tepkilerini, babamın hep bir tedirginliğin elinde oluşunu. Ahahhah çılgın bir ailem var. Ben de kocaman bir aile istiyorum. Herkesi mükemmel kahvaltılarda birleştirmek, kekler pastalar yemekler yapmak, güzel yerlere birlikte gitmek. Çılgın bi babanne/ anneanne olup torunlarımı sevgiye boğmak, canları sıkkın olduğunda veya başlarına bir şey geldiğinde utanıp sıkılmadan benimle paylasabilecekleri veya benden yardım isteyebilecekleri biri olmak istiyorum.
Deniz kokusunu özledim. Bu yıl mayısta yaptığımız Kemer kaçamağı dışında sahil boyunca doyasıya yürüyemedim. Bembeyazım. Güneş tenime dokunmalıydı.
Düşününce, canımızı sıkan çoğu şey ( Yazar burada sağlığı ayırıyor) insan icadı şeyler. Bunların hepsini bir kenara koyamıyoruz. Ben de koyamıyorum kenara ama farkına vardıkça kendimi/aklımı tazeleyebiliyorum. Derin bir nefes alıp devam edebilmek gerek. Kahvenin kokusundan mutlu olup, çatal bıçak seslerine karışan konuşma seslerinden keyif alabilmeli insan. Bu küçük ufacık şeyleri sadece ilerde bi zamanda 'Vay be!' diye anımsayıp geçmek onlara haksızlık değil mi?
Bugün yine cumartesi olduğunu umursamadan erkenden uyandım. Duş alıp ev giysilerimle markete meyve almaya gittim. Çek tarzı meyveli kek yaptım. Kattaki arkadaşlarıma da verdim. Mariami'ye Tür kahvesi yapmayı öğrettim. Cezveyle fincanları ona bırakacağım. Falını uygulamaya gönderip yorumunu da ses kaydı olarak göndereceğime söz verdim.
Bu yıl ailemle somestrda 1 hafta, yazın da 3 hafta vakit geçirebildim. Başımdan o kadar çok şey geçti ki er ne kadar bireysel olmaya bayılsam da hiç bir şey düşünmeden sadece onlarla olmak istiyorum. Büyük aile toplanmacalarının o gürültüsünü, benim konuşmamı dinlemeden ne anlatacağını düşünen teyzemi, üniversiteye başlayacak olan kuzenimi, anneannemin gürül gürül konuşmasını, ablamın fevriliğini, annemin ufak şeylere verdiği büyük tepkilerini, babamın hep bir tedirginliğin elinde oluşunu. Ahahhah çılgın bir ailem var. Ben de kocaman bir aile istiyorum. Herkesi mükemmel kahvaltılarda birleştirmek, kekler pastalar yemekler yapmak, güzel yerlere birlikte gitmek. Çılgın bi babanne/ anneanne olup torunlarımı sevgiye boğmak, canları sıkkın olduğunda veya başlarına bir şey geldiğinde utanıp sıkılmadan benimle paylasabilecekleri veya benden yardım isteyebilecekleri biri olmak istiyorum.
Deniz kokusunu özledim. Bu yıl mayısta yaptığımız Kemer kaçamağı dışında sahil boyunca doyasıya yürüyemedim. Bembeyazım. Güneş tenime dokunmalıydı.
Düşününce, canımızı sıkan çoğu şey ( Yazar burada sağlığı ayırıyor) insan icadı şeyler. Bunların hepsini bir kenara koyamıyoruz. Ben de koyamıyorum kenara ama farkına vardıkça kendimi/aklımı tazeleyebiliyorum. Derin bir nefes alıp devam edebilmek gerek. Kahvenin kokusundan mutlu olup, çatal bıçak seslerine karışan konuşma seslerinden keyif alabilmeli insan. Bu küçük ufacık şeyleri sadece ilerde bi zamanda 'Vay be!' diye anımsayıp geçmek onlara haksızlık değil mi?
Herkes
bir şeyleri zorlaştırıyor, her şey gitgide
karmaşıklaşıyor. Artık çok kalabalığız, bunların hepsi bu
yüzden. Dünyaya yakında sığamayacağız. Kalabalıktan,
yüzlerden, telaşelerden bunalıp bi yandan da bu durumu daha
kompleks düzenlemelerle çözmeye calışıyoruz. 'Seni
seviyorum' demeyi unuttuk.
En
son ne zaman sadece söylemek isteyip birisine soylediniz? (
Yazar burada ilişkilere değinmeye çalışmıyor)
Ben bugün oda arkadaşım kocaman sarıldım. Kızcağız
neye uğradığını şaşırdı. Birlikte son haftasonumuz.
Türkiye'ye döndükten sonra 'Seninle harika haftalar geçirdik,
özledim seni zalımın kızı ' dememle aynı mı sizce?
Zayıflık gibi geliyorsa size, lütfen hemen blog sayfamı kapatıp
gidin.
Buraya yazıyorum. Sadece yazıyorum. Benim gibi başka yazan tanıdığım biri var mı, hiç bilmiyorum. Eğer sizin de bu tarz bi sayfanız varsa, bir link kadar uzağınızdayım.
Okuyan her birinize çok teşekkürler. Benim için çok değerlisiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Buraya yazıyorum. Sadece yazıyorum. Benim gibi başka yazan tanıdığım biri var mı, hiç bilmiyorum. Eğer sizin de bu tarz bi sayfanız varsa, bir link kadar uzağınızdayım.
Okuyan her birinize çok teşekkürler. Benim için çok değerlisiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
1 Ağustos 2017 Salı
Temmuz biterken
Dün
sabah, her zamanki gibi , çok erken saatte uyanıp yaklaşık
yarım saat vakit öldürdüm. Gecenin bi saatinde uyanıp, gördüğüm
rüyayı sabah hatırlamak için telefonuma yazmaya çalıştığım
notun başarısızlığına güldüm. Ekşi'deki konulara
baktım, ciddi bir olay olmadığına kanaat getirdikten sonra biraz
hayal kurdum. Bazı konuşmalar canlandırdım. Şuan gitmem
zor olan yerlere uçak bileti baktım. Derdim kaçıp gitmek,
uzaklaşmak değil de seçeneklerimin olduğunu bilmeyi seviyorum..
Böyle daha güzel. Neler yapabileceğinizin farkında olmak. Neyse,
biraz daha hayal kurdum ve zihnimin tertemizliğinden mutluluk
duydum. Duş aldım. Spotifydan bi liste açıp keyifle kahvaltı
hazırladım. Masamın yanındaki büyük pencereyi ve perdeyi açtım,
hava mükemmeldi. Güneşli, geçen gece yağmur yağdığını
hissettiren ferah bir kokuya eşlik eden tatlı bir esintiyle.
Prag'a göre sıcak, bana göre şahane.
Sokağa
çıktım. Saçlarım hafif ıslaktı, yazın en sevdiğim
ritüellerinden biri. Tramvaya yetişmek için biraz hızlandım.
Çoğu kişi turistti. Tramvayın son vagonuna binip ayakta
gittim. Bu görüntüye bayılıyorum. Bir müzik duyuyorum ama
kulaklıklarım çantamda. Kalabalıkta müzik dinlemek çok benlik
değil, zaten dikkatim çok kolay dağılıyor. Birine yanlışlıkla
çarpmam, eşyamı bir yerlerde unutmam ya da ceketimi düşürmem an meselesi oluyor. Son anda, gideceğim yerden bi durak önce inmeye karar
veriyorum. Buradaki en sevdiğim binaların olduğu sokağı
seyrederek kahve ve kayısılı Çek donutu kokulu dükkanların önünden geçiyorum. Arkaplanda çalan müziğin
sesi biraz daha yükseliyor. Binaya giriyorum. Demir kapısı
yavaşça açılıyor ve kapının gölgesi
merdivenlere vuruyor, sıcacık turuncumsu sabah güneşiyle .
Birinci kata çıkıp zile basıyorum. Martina kapıyı açıyor
her zamanki enerjisiyle ;
-'Ahoj
!
Donut
alsana, 10 tane!'
29 Haziran 2017 Perşembe
pencere kenarından bildiriyorum
Merhaba
sevgili okurlarım,
Böyle seslenmek hoşuma gitti. Nerdeyse 3yıl olmuş. Uzun zamandır yazı yazmıyorum. Özene bezene aldığım küçük not defterlerinin hepsi ayrı köşede. Biri ders defterine dönüşmüş, diğeri alışverş listesi ajanda gibi bi şey olmuş. 'Neden?' diye düşündüm. 3 yıl önce okul dışındaki tüm zamanımı alan yeni kurduğumuz müzik grubu, bazı anlaşmazlıklar, pratik sınavlara adapte olamamam da cabası. Okulumun son yıllarının çok yorucu ve yoğunken bi yandan bir o kadar rengarenk ve güzel anılarla dolu geçmesi de fırsat bırakmamış olabilir. Bir de... Yazdığım şeyleri birilerine ithaf etmeyi sevmiyorum, kafamın içindeki tüm rüzgar durulup onun yerine nefes aldırmayan bir Alanya havası geçiyor.
Bu yaz mezun oldum. Hayatımda bazı kararlar aldım. Daha programlı, kendi sınırlarıyla kendini boğmayan (ne gerek varsa) ve Simge sayesinde (ya da yüzünden mi deseydim?) titiz biri oldum. Bir haftadır Prag'tayım. Ani bir kararla gitmeye karar verdiğim Budapeşte seyahatimi burada gök delinmiş gibi yağmur yağdığı için bir gün erteledim. Baştan aşağı ıslandım. Oysa hayat kimseye küçük bi çanta hazırlayıp hemen bir plan çizip uzaklara gitmek için zor olmamalı. İlla yurtdışı olmasına gerek yok. Bazen aldığın derin bir nefes bile yeter sana. Ben sadece tüm şartlar farklıyken kendi başıma olmak ve bir şeyler öğrenmek istedim.
Ankara'da her gün geçtiğim caddedeki çok ciddi bi EGO trafik kazası ve o gün ve sonrasındaki ilk terör patlamasından sonra hayata bakışım değişti. Her gün geçtiğim caddede yerde yattığımı ve hiç bi zaman görmediğim bir açıda o caddenin ortasındayken etrafı izlediğimi ve bir yandan hayata tutunmaya çalıştığımı hayal ediyorum sürekli. Bulunduğum yerin, içinde olduğum anın hakkını vermek; sevdiğim insanlara olan sevgimi göstermeyi yarına bırakmamak, kimseye sırtını yaslama ihtiyacı hissetmeden yaşamak. Hep böyle düşünerek yaşamışım aslında ama bunun daha da farkındayım artık. Çünkü gözümde her şey daha gerçek ve acımasız artık.
Burada turistler sürekli bi yerlerin fotoğrafını çekiyorlar. Oysa bir hikayesi olmadıkça internette gördüklerinden hiç bi farkı yok. Aklıma manzarayı, rüzgarı, kokuyu, arka plandaki sesi kazıyıp sonrasında o an neyi gördüysem çekiyorum. Kafamdaki oluşana en yakın tek bir foto. İnsanları izliyorum, o telaşı. O telaş içinde kendi halinde yaşayıp giden ağaçları, eskimeye ve aşınmaya devam eden kale duvarlarını, köprü sütunlarına sakince çarpmaya devam eden küçük dalgaları, içtiğim son yudumun bıraktığı tadı. Böyle zamanlarda, birkaç çizgiyle inanılmaz eskizler çizen o insanlar kadar yetenekli olabilmeyi dilerim hep.
Yazmaya başlarken hiç bi zaman ana fikir verme gibi bi amacım olmadı. Bu da böyle bir yazıydı işte.
Okuyan birileri varsa eğer ,
buraya kadar dinlediğin için teşekkürler.
Bana eşlik eden şarkıyı da aşağıda paylaşıyorum.
Böyle seslenmek hoşuma gitti. Nerdeyse 3yıl olmuş. Uzun zamandır yazı yazmıyorum. Özene bezene aldığım küçük not defterlerinin hepsi ayrı köşede. Biri ders defterine dönüşmüş, diğeri alışverş listesi ajanda gibi bi şey olmuş. 'Neden?' diye düşündüm. 3 yıl önce okul dışındaki tüm zamanımı alan yeni kurduğumuz müzik grubu, bazı anlaşmazlıklar, pratik sınavlara adapte olamamam da cabası. Okulumun son yıllarının çok yorucu ve yoğunken bi yandan bir o kadar rengarenk ve güzel anılarla dolu geçmesi de fırsat bırakmamış olabilir. Bir de... Yazdığım şeyleri birilerine ithaf etmeyi sevmiyorum, kafamın içindeki tüm rüzgar durulup onun yerine nefes aldırmayan bir Alanya havası geçiyor.
Bu yaz mezun oldum. Hayatımda bazı kararlar aldım. Daha programlı, kendi sınırlarıyla kendini boğmayan (ne gerek varsa) ve Simge sayesinde (ya da yüzünden mi deseydim?) titiz biri oldum. Bir haftadır Prag'tayım. Ani bir kararla gitmeye karar verdiğim Budapeşte seyahatimi burada gök delinmiş gibi yağmur yağdığı için bir gün erteledim. Baştan aşağı ıslandım. Oysa hayat kimseye küçük bi çanta hazırlayıp hemen bir plan çizip uzaklara gitmek için zor olmamalı. İlla yurtdışı olmasına gerek yok. Bazen aldığın derin bir nefes bile yeter sana. Ben sadece tüm şartlar farklıyken kendi başıma olmak ve bir şeyler öğrenmek istedim.
Ankara'da her gün geçtiğim caddedeki çok ciddi bi EGO trafik kazası ve o gün ve sonrasındaki ilk terör patlamasından sonra hayata bakışım değişti. Her gün geçtiğim caddede yerde yattığımı ve hiç bi zaman görmediğim bir açıda o caddenin ortasındayken etrafı izlediğimi ve bir yandan hayata tutunmaya çalıştığımı hayal ediyorum sürekli. Bulunduğum yerin, içinde olduğum anın hakkını vermek; sevdiğim insanlara olan sevgimi göstermeyi yarına bırakmamak, kimseye sırtını yaslama ihtiyacı hissetmeden yaşamak. Hep böyle düşünerek yaşamışım aslında ama bunun daha da farkındayım artık. Çünkü gözümde her şey daha gerçek ve acımasız artık.
Burada turistler sürekli bi yerlerin fotoğrafını çekiyorlar. Oysa bir hikayesi olmadıkça internette gördüklerinden hiç bi farkı yok. Aklıma manzarayı, rüzgarı, kokuyu, arka plandaki sesi kazıyıp sonrasında o an neyi gördüysem çekiyorum. Kafamdaki oluşana en yakın tek bir foto. İnsanları izliyorum, o telaşı. O telaş içinde kendi halinde yaşayıp giden ağaçları, eskimeye ve aşınmaya devam eden kale duvarlarını, köprü sütunlarına sakince çarpmaya devam eden küçük dalgaları, içtiğim son yudumun bıraktığı tadı. Böyle zamanlarda, birkaç çizgiyle inanılmaz eskizler çizen o insanlar kadar yetenekli olabilmeyi dilerim hep.
Yazmaya başlarken hiç bi zaman ana fikir verme gibi bi amacım olmadı. Bu da böyle bir yazıydı işte.
Okuyan birileri varsa eğer ,
buraya kadar dinlediğin için teşekkürler.
Bana eşlik eden şarkıyı da aşağıda paylaşıyorum.
27 Ekim 2014 Pazartesi
Vals
Vals
ritimli herhangi bir müziği dinlerken çocukluğumda lunaparkta
atlı karıncada dönerken yaşadığım o tatlı sarhoşluğu hissediyorum.
Rüzgarın yüzüme dokunuşunu, farkına varmadan hafifçe
kapattığım gözlerimde kirpiklerimin arasından sızan rengarenk
ışıkların verdiği mutluluğu.
31 Ağustos 2014 Pazar
27 Mart'a ithafen
yıl 2010.O gün
yazdığım bir yazıyı okudum bugün .Varlığını çoktan unutmuştum oysaki.
...
...
Bugün
geçmişimi anımsadım,çocukluk zamanlarımı.
Ufacıkken
koşturduğum o yerlere, çocukluğumu geçirdiğim insanlarla
gittim.
Sonra
yıllar önce 27 martı nasıl heyecanla beklediğim aklıma geldi.
Her
27 marta ne kadar çok hazırlanırdık. Ayser hocamız biri günlerce çalıştırırdı. Aynayla konuşan küçük bir kız çocuğu ,annesiyle babasının kavgası ortasında kalan bir çocuk, kokoş bi kadın oldum hatta kurbağa rolünü bile oynadım. Bu oyunlarda çocukluk arkadaşım güzel dostum Simge de rol alırdı hep.
Her 26 mart gecesi karnıma ağrılar girerdi. Yıllar geçse de o zamana benzer bir heyecanı her 27 martta hissederim.
...
Her
şey ikinci sınıfta sınıf başkanı olmamla başladı. Sınıfı
susturmak,yaramazlık yapanları tahtaya yazmak... Hep yüksek sesle konuşuyormuşum o zamanlar sanırım olayların hararetinden. Nitekim görevimi çok önemserdim. Güzel bir şey
değil tabi ama şu an düşündüğümde bile bi coşuyorum.
Babam, topluluk karşısında konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir süreliğine başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi.
Babam, topluluk karşısında konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir süreliğine başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi.
Agresif.
Hayatımda yaşadığım en tuhaf anlardan biriydi. Canım sıkkındı ve karşımdakiyle oturmuş öylesine bir şeyler konuşuyorduk. Canımın sıkkın olduğunu fark etti ve hiçbir şeyi çok umursamamak gerektiğini, yaşayıp gitmenin, kafana eseni yapıp çok şey düşünmemeni en güzeli olduğunu söyledi. Ardından ‘Mesela’ diyerek bir şey anlattı. Ne anlattığını hatırlamıyorum ama daha önce aynı şekilde aynı cümle ve mimiklerle anlattığına o kadar emindim ki. O kişinin sürekli kendini tekrar ettiğini fark ettim. Bunu benden başka kişilere de böyle bi konuşmanın gelişinden defalarca kez anlatmış olduğunu hissettim. Tam o an o kadar net ve saf bir nefret duydum ki.. Sözleri gerçekten işe yaramıştı. Sözleri o gün canımı sıkan şeyi unutup kendisine öfkelenmeme neden olmuştu. Bunu belli ettim mi? Etmedim. Dudaklarımı sıkarak gülümsedim. Dudaklarımın dişlerime yaptığı o baskıyı belli etmemeye çalıştım.
Böyle
işte. Ben insanları kategorize eden biri değilim. Aslında hayatımda hep makul
bi insan olmaya çalıştım. Bazen
kötü şeyler yaptığını bildiğim veya bana karşı yanlış, sinsice şeyler yapmış bi insanın üzüldüğünü gördüğümde kalbimin ezildiğini hissedip üzülebiliyorum. Bazen de çok sevdiğim kişiler onlara özen gösterdiğim kadar bana karşı hassas davranmadıklarını fark
ettiğimde de o saf nefreti öyle yaşıyorum ki. O an beynimin
uyuştuğunu, boynumun adeta tutulduğunu ve sırtıma spazmların girdiğini hissediyorum. Kısa sürüyor ama çok can sıkıcı oluyor.
Eğlenmek, dinlenmek için yaptığımız tatilleri başkalarının
zevkine uydurmaya çalışırken günlerimizi; arkadaşlarımızla
geçirdiğimiz güzel vakti başka insanlara göstermeye çalışırken saatlerimizi harap ediyoruz. Zaman, ay sonuna
yetiştiremediğimiz internet paketleri gibi harcıyoruz.
Farkında olmadan eliminizin arkasıyla ittiğimiz şeylerin bizim için neleri değiştirebileceğini bu depresif günün sonunda biraz düşünmek istedim.
Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik?
Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)