29 Haziran 2017 Perşembe

pencere kenarından bildiriyorum

Merhaba sevgili okurlarım,

   Böyle seslenmek hoşuma gitti. Nerdeyse 3yıl olmuş. Uzun zamandır yazı yazmıyorum. Özene bezene aldığım küçük not defterlerinin hepsi ayrı köşede. Biri ders defterine dönüşmüş, diğeri alışverş listesi ajanda gibi  bi şey olmuş. 'Neden?' diye düşündüm. 3 yıl önce okul dışındaki tüm zamanımı alan yeni kurduğumuz müzik grubu, bazı anlaşmazlıklar, pratik sınavlara adapte olamamam da cabası. Okulumun son yıllarının çok yorucu ve yoğunken bi yandan bir o kadar  rengarenk ve güzel anılarla dolu geçmesi de fırsat bırakmamış olabilir. Bir de... Yazdığım şeyleri birilerine  ithaf etmeyi sevmiyorum,  kafamın içindeki tüm rüzgar durulup  onun yerine nefes aldırmayan bir Alanya havası  geçiyor.
    
  Bu yaz mezun  oldum. Hayatımda bazı kararlar aldım. Daha programlı,  kendi sınırlarıyla kendini boğmayan (ne gerek varsa) ve Simge sayesinde (ya da yüzünden mi deseydim?) titiz biri oldum. Bir haftadır Prag'tayım. Ani bir kararla gitmeye karar verdiğim Budapeşte seyahatimi burada gök delinmiş gibi yağmur yağdığı için bir gün erteledim. Baştan  aşağı ıslandım. Oysa hayat kimseye  küçük bi çanta hazırlayıp  hemen bir plan çizip  uzaklara gitmek için  zor olmamalı. İlla yurtdışı olmasına gerek yok. Bazen aldığın derin bir nefes bile yeter sana. Ben sadece tüm şartlar farklıyken kendi başıma olmak ve bir şeyler öğrenmek istedim.

  Ankara'da her gün geçtiğim caddedeki çok ciddi bi EGO trafik kazası ve o gün ve sonrasındaki ilk  terör patlamasından sonra hayata bakışım  değişti.  Her gün geçtiğim  caddede  yerde yattığımı ve  hiç  bi zaman görmediğim  bir açıda o caddenin ortasındayken etrafı izlediğimi ve  
bir yandan hayata tutunmaya çalıştığımı hayal ediyorum sürekli. Bulunduğum yerin, içinde olduğum  anın hakkını vermek; sevdiğim insanlara  olan sevgimi  göstermeyi yarına bırakmamak, kimseye  sırtını yaslama ihtiyacı hissetmeden yaşamak. Hep böyle  düşünerek  yaşamışım aslında ama bunun daha da farkındayım artık. Çünkü  gözümde her şey daha gerçek ve acımasız artık. 

  Burada  turistler  sürekli bi yerlerin  fotoğrafını çekiyorlar.  Oysa bir hikayesi olmadıkça  internette gördüklerinden hiç bi farkı yok. Aklıma manzarayı, rüzgarı, kokuyu, arka plandaki sesi kazıyıp sonrasında o an neyi gördüysem çekiyorum. Kafamdaki oluşana en yakın tek bir foto. İnsanları izliyorum, o telaşı. O telaş içinde  kendi halinde yaşayıp giden ağaçları, eskimeye ve aşınmaya  devam eden  kale duvarlarını, köprü sütunlarına sakince çarpmaya devam eden küçük dalgaları, içtiğim son yudumun bıraktığı tadı. Böyle zamanlarda, birkaç çizgiyle inanılmaz eskizler çizen o insanlar kadar yetenekli olabilmeyi dilerim hep.

   Yazmaya başlarken hiç bi zaman ana fikir verme gibi bi amacım olmadı. Bu da böyle bir yazıydı işte.

 Okuyan birileri varsa eğer ,
   buraya kadar dinlediğin  için teşekkürler. 
   Bana eşlik eden şarkıyı da  aşağıda paylaşıyorum.




27 Ekim 2014 Pazartesi

Vals

 Vals ritimli herhangi bir müziği dinlerken çocukluğumda lunaparkta atlı karıncada dönerken yaşadığım o tatlı sarhoşluğu hissediyorum. Rüzgarın yüzüme dokunuşunu, farkına varmadan hafifçe kapattığım gözlerimde kirpiklerimin arasından sızan rengarenk ışıkların verdiği mutluluğu.

31 Ağustos 2014 Pazar

27 Mart'a ithafen

yıl 2010.O gün yazdığım bir yazıyı okudum bugün .Varlığını çoktan unutmuştum oysaki.
...
   Bugün geçmişimi anımsadım,çocukluk zamanlarımı.
Ufacıkken koşturduğum o yerlere, çocukluğumu geçirdiğim insanlarla gittim.
Sonra yıllar önce 27 martı nasıl heyecanla beklediğim aklıma geldi.
Her 27 marta ne kadar çok hazırlanırdık. Ayser hocamız biri günlerce çalıştırırdı. Aynayla konuşan küçük bir kız çocuğu ,annesiyle babasının kavgası ortasında kalan bir çocuk, kokoş bi kadın oldum  hatta kurbağa rolünü bile oynadım. Bu oyunlarda çocukluk arkadaşım güzel dostum Simge de rol alırdı hep.
 Her 26 mart gecesi karnıma ağrılar girerdi. Yıllar geçse de o zamana benzer bir heyecanı her 27 martta hissederim.
...
  Her şey ikinci sınıfta sınıf başkanı olmamla başladı. Sınıfı susturmak,yaramazlık yapanları tahtaya yazmak... Hep yüksek sesle konuşuyormuşum o zamanlar sanırım olayların hararetinden. Nitekim görevimi çok önemserdim. Güzel bir şey değil tabi  ama şu an düşündüğümde bile bi coşuyorum. 
  Babam, topluluk karşısında  konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize  vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da  olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir  süreliğine başka birinin  hayatını yaşıyormuş gibi.


Agresif.


Hayatımda yaşadığım en tuhaf anlardan biriydi. Canım sıkkındı ve karşımdakiyle  oturmuş öylesine bir şeyler konuşuyorduk. Canımın sıkkın olduğunu fark etti ve  hiçbir şeyi çok umursamamak gerektiğini, yaşayıp gitmenin, kafana eseni yapıp çok şey düşünmemeni en güzeli olduğunu söyledi. Ardından ‘Mesela’ diyerek bir şey anlattı. Ne anlattığını hatırlamıyorum ama daha önce aynı şekilde aynı cümle ve mimiklerle anlattığına o kadar emindim ki. O kişinin sürekli kendini tekrar ettiğini fark ettim.  Bunu benden başka  kişilere de böyle bi konuşmanın  gelişinden defalarca kez anlatmış olduğunu hissettim. Tam o an o  kadar net ve saf  bir nefret duydum ki.. Sözleri gerçekten işe yaramıştı. Sözleri o gün  canımı sıkan şeyi unutup kendisine öfkelenmeme neden olmuştu. Bunu belli ettim mi? Etmedim. Dudaklarımı sıkarak gülümsedim. Dudaklarımın dişlerime yaptığı o baskıyı belli etmemeye çalıştım.  
  Böyle işte. Ben insanları kategorize eden biri değilim. Aslında hayatımda hep makul bi insan olmaya çalıştım. Bazen kötü şeyler yaptığını bildiğim veya bana karşı yanlış, sinsice şeyler yapmış  bi insanın üzüldüğünü gördüğümde  kalbimin ezildiğini hissedip üzülebiliyorum. Bazen de çok sevdiğim kişiler onlara özen gösterdiğim kadar  bana karşı hassas davranmadıklarını  fark ettiğimde de o saf nefreti öyle yaşıyorum ki. O an beynimin uyuştuğunu, boynumun adeta tutulduğunu ve  sırtıma spazmların girdiğini hissediyorum. Kısa sürüyor ama çok can sıkıcı oluyor.
 Eğlenmek, dinlenmek için yaptığımız tatilleri başkalarının zevkine uydurmaya çalışırken günlerimizi; arkadaşlarımızla geçirdiğimiz güzel  vakti başka insanlara göstermeye çalışırken saatlerimizi harap ediyoruz. Zaman, ay sonuna yetiştiremediğimiz internet paketleri gibi harcıyoruz.
  Farkında olmadan eliminizin arkasıyla ittiğimiz şeylerin bizim için neleri değiştirebileceğini  bu depresif  günün sonunda biraz düşünmek istedim.
  Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik? 


5 Nisan 2014 Cumartesi

Faranjit

Faranjitle ilk tanıştığımda sanırım  9.sınıftaydım. Ertesi gün iskele şelale önünde konserimiz vardı. Üstüne bir de  diğer grubun flütçüsü son gün şehir değiştirmeye karar verip tüm repertuarını bana yıkmıştı. Konser günü limonlu karabiberli pekmezli korkunç bir karışımı kafaya dikip öyle çıkmıştım evden. Neyseki, bir şekilde idare etmiştik.
 
  Şimdi  20 yaşımdayım. Denize hasret bedenimin yoğun İzmir havasına maruz kaldığı, şarkılarla geçen o güzel tatilin sonunda Ankara'ya korkunç bir sesle döndüm. Ah Akdeniz  bana bu kadar  kötü davranacağını  bilsem gider miydim? Ege'ye Akdeniz dememe bozulmamışsınızdır umarım sonuçta pratik olarak akdeniz  oluyor. Kullandığım ilaçlardaki psödoefedrin denen o lanet madde yüzünden menapozlu kadınlar gibi sıcak basıyor günlerdir, bir triplere felan giriyorum. Konuştuğumda da 'Seni bu sesle ciddiye alamıyoruz Eda yeşil köprü taraflarına gitsen iyi iş yaparsın' diyip  dalga geçiyorlar. Kısacası faranjitseniz, vize haftasındaysanız ve Eda'ysanız hayat gerçekten çok zor.


3 Nisan 2014 Perşembe

Güne başlarken

   Ankara'da yaşıyorsanız bayramları coşkuyla kutlamak ‘yapmazsan olmaz’lardan biridir. 
 Ben de o günlerden birinde belki de dünyanın en huzurlu uykusundan uyanmıştım ve aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Paylaşmak istedim.
                                                  ...
    Okuduğum birkaç satır söz, konuştuğum kişinin yüzündeki samimi bir gülümseme, yolun kenarında hava şartlarına direnen bir papatya veya  güzel sohbetlerin olduğu kalabalık tatlı bir atmosfer… Bunlar ve daha pek çok şey içimde binlerce güzel duyguya sebep oluyor. Odanın  bir köşesinde unutulmuş ve yıllardır titreşmeyi bekleyen bir müzik enstrümanını uzun zaman sonra tekrar elime aldığımda olduğu gibi.
  Bazı günler en yakın boş bir defter ve kaleme ulaşmak için  koşar adımlarla yurduma ya da evime gidiyorum.  Aklımdaki tamamlanmayan cümleleri hemen yazıp orada olgunlaştırmak ve  güzel bir ifadey dönüştüp rahatlamak istiyorum. Bunu yapmadığımda adeta aklımı uyuşturan hırçın bir fırtınanın zihnimde estiğini hissediyorum. Planladıklarımı hayata geçirirken de  parçaları  ortaya öylece döküp en başından ince ince düzenleme ve bunu yaparken de kendini paralama olayım da sanırım burada geliyor.
   Origami yapar gibi sonunda güzel bir şey ortaya çıkmasını umut ederek doğru zaman ve sırayla katlamalar yapmaya çalışıyorum. Kabul edelim dünyayı kurtarmayacağım ama bazı şeyleri değiştirebilirim. Şu an sabahın  bu sakin  saatlerinde  pencereden sızan güneş odayı doldururken duyduğum  miskin bir kedinin pati sesleri yüzümde bir gülümseme oluşturuyorsa bunu paylaşmalıyım gibi hissediyorum. Belki ileride  bu yazıyı okuyan birilerinin yüzünde de o güümsemeye neden olur ve okuduğu o günün güzel başlamasını sağlarım. Çok sevdiğim Chopen bestesiyle (nocturne no:9)  başladığım günlerde  tüm gün aşıklar gibi dolaştığım gibi birilerine de sebep olur belki? Bu ihtimal bile beni öyle mutlu ediyor ki. Bu uğurda saatlerimi umarsızca harcayabilirim.

   Bazen yaşadığım hayatı yönlendirmenin ellerimde olduğunu o kadar çok  hissediyorum ki. Metroda donuk bakışlarla dakikalarını geçiren insanları gördüğümde  içten içe rahatsız oluyorum. 'Neden kendine bunu yapıyorsun' diye haykırasım geliyor. 'Biraz sonra başına bir şey gelebilir, gerçekten böyle mi hayatını geçirmek istiyorsun?'. Biraz sonra yine metroya bindiğimde bugün yüzler daha farklı bakacağından eminim  çünkü Cumhuriyet Bayramını kutlayacağımız için bende olduğu  gibi pek çok insanın içinin kıpır kıpır olduğunu  biliyorum. 

   Güzel bir telaş, güzel bir gün, güzel bir bayram var bugün. Bu günü şimdiden sevdim.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Şarkılar ve yollar

   Beni düşündüren şarkıları seviyorum. Sözü olmayan  şarkıları daha çok seviyorum sanırım sözlerin şarkıların anlamının daralttığını düşündüğüm için bu böyle. Kaçırdığım popüler şarkılar yüzünden  bazen zamandan kopuk hissederim. Bazen güzel sözlere  sahip olan şarkılara takılır kalır ve ayları geçiririm. Böyle şarkıları sürekli  dinlemek  ne kadar sağlıklı, bilemiyorum. Ama yürünecek yollar kat edilecek mesafeler bitmiyor ki.  Sevdiğiniz şarkılar sizin dostunuz  oluyor ve nerede olursanız olun sizi evinizde hissettiriyor. Ankara’da yaşıyorsanız bazen kaçasınız geliyor  buradan. Bazen de başka bir şehirden dönerken o sokaklar, sakin kaldırımları düşünüp Ankarayı özlüyorsunuz.

   Zaman geçiyor, zaman hep bir şekilde geçiyor ve ben hep  kendimi bir yerlere koşarken buluyorum. Bunların hepsine nasıl zaman buluyorsun derseniz inanın ben de tam olarak bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim. Sahip olduğum tüm enerjimi olabildiğince verimli bir şekilde kullanmak istiyorum. Gücümün yettiği her şeye yetişmeye çalışıyorum. Yoksa varlığımın bir anlamı yokmuş gibi  geliyor. Yaşamayı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. İki gün oturup dizi izleyeyim, üçüncü günde  kendimi  tedirgin hissetmeye başlıyorum. Elimde sürekli gezdirdiğim flütüm, çantamın içine tıkılmış bir spor ayakkabı, not defterimin bi sayfasına karalanmış bir resim, çantanın bir köşesindeki ders notlarım  bu yüzden var.


Lisede felsefe dersinde okuduğum John Locke aklıma geldi, demiş ya en kabaca ’ Hayat boş bir levha gibidir. Deneyimler bilgiyi getirir, bilginin kaynağıdır ’. Ben bilgiye ulaşmaya çalışmıyorum gerçi, ben kendime ulaşmaya, hayata dokunmaya çalışıyorum. Yaptığım her şey o boş levhaya/ tuale atılmış renkli bir fırça darbesiymiş gibi geliyor. Hayatımın sona erdiğinde de ortaya güzel bir şeyin çıkmış olmasını ve yaşamaya  devam etmesini diliyorum.