27 Ekim 2014 Pazartesi

Vals

 Vals ritimli herhangi bir müziği dinlerken çocukluğumda lunaparkta atlı karıncada dönerken yaşadığım o tatlı sarhoşluğu hissediyorum. Rüzgarın yüzüme dokunuşunu, farkına varmadan hafifçe kapattığım gözlerimde kirpiklerimin arasından sızan rengarenk ışıkların verdiği mutluluğu.

31 Ağustos 2014 Pazar

27 Mart'a ithafen

yıl 2010.O gün yazdığım bir yazıyı okudum bugün .Varlığını çoktan unutmuştum oysaki.
...
   Bugün geçmişimi anımsadım,çocukluk zamanlarımı.
Ufacıkken koşturduğum o yerlere, çocukluğumu geçirdiğim insanlarla gittim.
Sonra yıllar önce 27 martı nasıl heyecanla beklediğim aklıma geldi.
Her 27 marta ne kadar çok hazırlanırdık. Ayser hocamız biri günlerce çalıştırırdı. Aynayla konuşan küçük bir kız çocuğu ,annesiyle babasının kavgası ortasında kalan bir çocuk, kokoş bi kadın oldum  hatta kurbağa rolünü bile oynadım. Bu oyunlarda çocukluk arkadaşım güzel dostum Simge de rol alırdı hep.
 Her 26 mart gecesi karnıma ağrılar girerdi. Yıllar geçse de o zamana benzer bir heyecanı her 27 martta hissederim.
...
  Her şey ikinci sınıfta sınıf başkanı olmamla başladı. Sınıfı susturmak,yaramazlık yapanları tahtaya yazmak... Hep yüksek sesle konuşuyormuşum o zamanlar sanırım olayların hararetinden. Nitekim görevimi çok önemserdim. Güzel bir şey değil tabi  ama şu an düşündüğümde bile bi coşuyorum. 
  Babam, topluluk karşısında  konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize  vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da  olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir  süreliğine başka birinin  hayatını yaşıyormuş gibi.


Agresif.


Hayatımda yaşadığım en tuhaf anlardan biriydi. Canım sıkkındı ve karşımdakiyle  oturmuş öylesine bir şeyler konuşuyorduk. Canımın sıkkın olduğunu fark etti ve  hiçbir şeyi çok umursamamak gerektiğini, yaşayıp gitmenin, kafana eseni yapıp çok şey düşünmemeni en güzeli olduğunu söyledi. Ardından ‘Mesela’ diyerek bir şey anlattı. Ne anlattığını hatırlamıyorum ama daha önce aynı şekilde aynı cümle ve mimiklerle anlattığına o kadar emindim ki. O kişinin sürekli kendini tekrar ettiğini fark ettim.  Bunu benden başka  kişilere de böyle bi konuşmanın  gelişinden defalarca kez anlatmış olduğunu hissettim. Tam o an o  kadar net ve saf  bir nefret duydum ki.. Sözleri gerçekten işe yaramıştı. Sözleri o gün  canımı sıkan şeyi unutup kendisine öfkelenmeme neden olmuştu. Bunu belli ettim mi? Etmedim. Dudaklarımı sıkarak gülümsedim. Dudaklarımın dişlerime yaptığı o baskıyı belli etmemeye çalıştım.  
  Böyle işte. Ben insanları kategorize eden biri değilim. Aslında hayatımda hep makul bi insan olmaya çalıştım. Bazen kötü şeyler yaptığını bildiğim veya bana karşı yanlış, sinsice şeyler yapmış  bi insanın üzüldüğünü gördüğümde  kalbimin ezildiğini hissedip üzülebiliyorum. Bazen de çok sevdiğim kişiler onlara özen gösterdiğim kadar  bana karşı hassas davranmadıklarını  fark ettiğimde de o saf nefreti öyle yaşıyorum ki. O an beynimin uyuştuğunu, boynumun adeta tutulduğunu ve  sırtıma spazmların girdiğini hissediyorum. Kısa sürüyor ama çok can sıkıcı oluyor.
 Eğlenmek, dinlenmek için yaptığımız tatilleri başkalarının zevkine uydurmaya çalışırken günlerimizi; arkadaşlarımızla geçirdiğimiz güzel  vakti başka insanlara göstermeye çalışırken saatlerimizi harap ediyoruz. Zaman, ay sonuna yetiştiremediğimiz internet paketleri gibi harcıyoruz.
  Farkında olmadan eliminizin arkasıyla ittiğimiz şeylerin bizim için neleri değiştirebileceğini  bu depresif  günün sonunda biraz düşünmek istedim.
  Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik? 


5 Nisan 2014 Cumartesi

Faranjit

Faranjitle ilk tanıştığımda sanırım  9.sınıftaydım. Ertesi gün iskele şelale önünde konserimiz vardı. Üstüne bir de  diğer grubun flütçüsü son gün şehir değiştirmeye karar verip tüm repertuarını bana yıkmıştı. Konser günü limonlu karabiberli pekmezli korkunç bir karışımı kafaya dikip öyle çıkmıştım evden. Neyseki, bir şekilde idare etmiştik.
 
  Şimdi  20 yaşımdayım. Denize hasret bedenimin yoğun İzmir havasına maruz kaldığı, şarkılarla geçen o güzel tatilin sonunda Ankara'ya korkunç bir sesle döndüm. Ah Akdeniz  bana bu kadar  kötü davranacağını  bilsem gider miydim? Ege'ye Akdeniz dememe bozulmamışsınızdır umarım sonuçta pratik olarak akdeniz  oluyor. Kullandığım ilaçlardaki psödoefedrin denen o lanet madde yüzünden menapozlu kadınlar gibi sıcak basıyor günlerdir, bir triplere felan giriyorum. Konuştuğumda da 'Seni bu sesle ciddiye alamıyoruz Eda yeşil köprü taraflarına gitsen iyi iş yaparsın' diyip  dalga geçiyorlar. Kısacası faranjitseniz, vize haftasındaysanız ve Eda'ysanız hayat gerçekten çok zor.


3 Nisan 2014 Perşembe

Güne başlarken

   Ankara'da yaşıyorsanız bayramları coşkuyla kutlamak ‘yapmazsan olmaz’lardan biridir. 
 Ben de o günlerden birinde belki de dünyanın en huzurlu uykusundan uyanmıştım ve aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Paylaşmak istedim.
                                                  ...
    Okuduğum birkaç satır söz, konuştuğum kişinin yüzündeki samimi bir gülümseme, yolun kenarında hava şartlarına direnen bir papatya veya  güzel sohbetlerin olduğu kalabalık tatlı bir atmosfer… Bunlar ve daha pek çok şey içimde binlerce güzel duyguya sebep oluyor. Odanın  bir köşesinde unutulmuş ve yıllardır titreşmeyi bekleyen bir müzik enstrümanını uzun zaman sonra tekrar elime aldığımda olduğu gibi.
  Bazı günler en yakın boş bir defter ve kaleme ulaşmak için  koşar adımlarla yurduma ya da evime gidiyorum.  Aklımdaki tamamlanmayan cümleleri hemen yazıp orada olgunlaştırmak ve  güzel bir ifadey dönüştüp rahatlamak istiyorum. Bunu yapmadığımda adeta aklımı uyuşturan hırçın bir fırtınanın zihnimde estiğini hissediyorum. Planladıklarımı hayata geçirirken de  parçaları  ortaya öylece döküp en başından ince ince düzenleme ve bunu yaparken de kendini paralama olayım da sanırım burada geliyor.
   Origami yapar gibi sonunda güzel bir şey ortaya çıkmasını umut ederek doğru zaman ve sırayla katlamalar yapmaya çalışıyorum. Kabul edelim dünyayı kurtarmayacağım ama bazı şeyleri değiştirebilirim. Şu an sabahın  bu sakin  saatlerinde  pencereden sızan güneş odayı doldururken duyduğum  miskin bir kedinin pati sesleri yüzümde bir gülümseme oluşturuyorsa bunu paylaşmalıyım gibi hissediyorum. Belki ileride  bu yazıyı okuyan birilerinin yüzünde de o güümsemeye neden olur ve okuduğu o günün güzel başlamasını sağlarım. Çok sevdiğim Chopen bestesiyle (nocturne no:9)  başladığım günlerde  tüm gün aşıklar gibi dolaştığım gibi birilerine de sebep olur belki? Bu ihtimal bile beni öyle mutlu ediyor ki. Bu uğurda saatlerimi umarsızca harcayabilirim.

   Bazen yaşadığım hayatı yönlendirmenin ellerimde olduğunu o kadar çok  hissediyorum ki. Metroda donuk bakışlarla dakikalarını geçiren insanları gördüğümde  içten içe rahatsız oluyorum. 'Neden kendine bunu yapıyorsun' diye haykırasım geliyor. 'Biraz sonra başına bir şey gelebilir, gerçekten böyle mi hayatını geçirmek istiyorsun?'. Biraz sonra yine metroya bindiğimde bugün yüzler daha farklı bakacağından eminim  çünkü Cumhuriyet Bayramını kutlayacağımız için bende olduğu  gibi pek çok insanın içinin kıpır kıpır olduğunu  biliyorum. 

   Güzel bir telaş, güzel bir gün, güzel bir bayram var bugün. Bu günü şimdiden sevdim.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Şarkılar ve yollar

   Beni düşündüren şarkıları seviyorum. Sözü olmayan  şarkıları daha çok seviyorum sanırım sözlerin şarkıların anlamının daralttığını düşündüğüm için bu böyle. Kaçırdığım popüler şarkılar yüzünden  bazen zamandan kopuk hissederim. Bazen güzel sözlere  sahip olan şarkılara takılır kalır ve ayları geçiririm. Böyle şarkıları sürekli  dinlemek  ne kadar sağlıklı, bilemiyorum. Ama yürünecek yollar kat edilecek mesafeler bitmiyor ki.  Sevdiğiniz şarkılar sizin dostunuz  oluyor ve nerede olursanız olun sizi evinizde hissettiriyor. Ankara’da yaşıyorsanız bazen kaçasınız geliyor  buradan. Bazen de başka bir şehirden dönerken o sokaklar, sakin kaldırımları düşünüp Ankarayı özlüyorsunuz.

   Zaman geçiyor, zaman hep bir şekilde geçiyor ve ben hep  kendimi bir yerlere koşarken buluyorum. Bunların hepsine nasıl zaman buluyorsun derseniz inanın ben de tam olarak bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim. Sahip olduğum tüm enerjimi olabildiğince verimli bir şekilde kullanmak istiyorum. Gücümün yettiği her şeye yetişmeye çalışıyorum. Yoksa varlığımın bir anlamı yokmuş gibi  geliyor. Yaşamayı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. İki gün oturup dizi izleyeyim, üçüncü günde  kendimi  tedirgin hissetmeye başlıyorum. Elimde sürekli gezdirdiğim flütüm, çantamın içine tıkılmış bir spor ayakkabı, not defterimin bi sayfasına karalanmış bir resim, çantanın bir köşesindeki ders notlarım  bu yüzden var.


Lisede felsefe dersinde okuduğum John Locke aklıma geldi, demiş ya en kabaca ’ Hayat boş bir levha gibidir. Deneyimler bilgiyi getirir, bilginin kaynağıdır ’. Ben bilgiye ulaşmaya çalışmıyorum gerçi, ben kendime ulaşmaya, hayata dokunmaya çalışıyorum. Yaptığım her şey o boş levhaya/ tuale atılmış renkli bir fırça darbesiymiş gibi geliyor. Hayatımın sona erdiğinde de ortaya güzel bir şeyin çıkmış olmasını ve yaşamaya  devam etmesini diliyorum.

27 Mart 2014 Perşembe

Çocukluğuma dair

  Hayat zorlaştıkça, daha doğrusu bir şeylerin farkına vardıkça herkes ‘Ah çocukluğuma dönseydim.’ diyor. Yahu 19 yaşında  20 yaşında  insansın embriyona mı döneceksin? Ben hiç o, bir kez daha çocukluğuma dönseydim, düşüncesindeki insanlardan olamadım. Kötü değil aksine çok güzel olduğu için. Güzel anları tekrar yaşayabilseydik onların bizim için anlamını kaybetmez miydik o zaman? 
 Çocukken ne güzeldi. Hava kararınca sokaktan eve dönerdik, bazen koşa koşa fırına ekmek almaya giderdim. Dönerken o ekmeğin bir ucundan koparır, buharı yüzümü ellerimi yakarken yemeye çalışırdım. Dönüş yolunda neyden bahsettikleri anlaşılmayan konuşma seslerinin geldiği evlerin yanında geçerdim. Yolun kenarındaki kanalda kurbağalar ötmeye başlarlar, uyuma vakti geldiğinde gözlerimi kapattığımda hala o kurbağa seslerini dinlerdim. Çağla toplarken evden çağrılınca atarlanıp terliklerini bahçedeki muslukta yıkayıp, bahçe hortumu kuzenimin  üstüne tutmacalı eşek şakaları yapardım. Bahçedeki incir ağacının altındaki devasa havuz… Ah, çocukluğum boyunca o havuza düşmekten korktum. 5 mt bile yaklaşamazdım. Kuzenimin bisikletine iki kişi  zar zor binmişken frenlerin tutmadığı o gün yoldan bahçeye uçtuğumuzda da havuzun çok yakınına savrulmuştuk. Evin aşağısında  mor zambağa benzer çiçeklerin olduğu bi yer vardı. Yanından geçerken her seferinde hışırtılar duyulurdu ve bir şeylerin kaçışma sesleri gelirdi. Ağaçtan toplarken en güzel bademleri de hep oraya düşürürdüm. Siz taze badem yemek ne kadar keyiflidir bilir misiniz, dopdolu ceplerle bi duvara oturup taşla kıra kıra yemenin keyfini? 
Yaz geldiğinde  ailecek arabaya atlar 2 gün orada 3 gün burada ggeze geze tatil yapardık ve nereye gideceğimize yolda karar verirdik. O devir  kapanalı yıllar oldu. O devri meşhur 7 yaşımdaki  İstanbul gezimizden sonra sonlandırdık. Bu kadar şeyi nasıl hatırladığımı bilmiyorum  Hatırlıyor olmam büyük bi lütuf. O zamanlardan neler mi kaldı?

  Şimdi ne çocukluk anılarımla dolu o küçük belde  Avsallar ne de kuzenim Emre kaldı.

26 Mart 2014 Çarşamba

Olmuyor




  Bazen olmuyor. Ne yaparsan yap olmuyor. O lanet şey olmuyor işte. Ne o olmayan derseniz, bilmiyorum. Bazı şeyler olamayıp duruyor. Aslında herkes gibi biliyorum ama bunu ifade etmek şey gibi: Bazen bir kavramı hayatınızın içinde hep kullanırsınız ama 'nedir?’ diye sorulduğunda afallarsınız ve anlatamazsınız ya? Çünkü hayatınızın içinde hep olduğu için onu tanımlamayı hiç düşünmemişsinizdir. Belki de çok fazla düşünmüşsünüzdür. Bir şeyleri eksik söylemekten çekinir, zamanı geçince o ana geri dönemeyeceğinizde hayıflanmaktan korkarsınız. Başka bir seçenektir ya da. O seçenek hep vardır ve genelde o seçeneğe sığınır insanlar. Derseniz ki sen hangisini seçtin? Karar veremedim. Galiba 2.ye yeltenip 3.yle sonlandırdım.

  Neden hep bir şeyler dediğinizi varsayıyorum? Çünkü insanlar her zaman bir şeyler der. Ben sadece umduğum şekilde sorulması polyannacılığıyla yönlendiriyorum. Eda sen normalde de çok konuşuyorsun ama bazen de  tamamiyle durrgunlaşıyorsun derseniz ona da cevabım var.  Muhtemelen  bakışlarım sol alt köşeye takılmıştır ve kafamın içindeki onlarca düşünceyi hala toparlamaya çalışıyorumdur. Bu yüzden hep ‘birileri bir şey derse’ye cevap yazıyorum. Şurada beni okuyan kaç kişi var?Bilmiyorum. Hiç okuyan var mı? Onu da bilmiyorum. Ama bir kişi okuyup cidden mutlu oluyorsa, diğer cümlemin ne olacağını merak ediyorsa, benim için olmuş demektir, ben bir şeyi başarabildim. Buna değer mi? Kesinlikle. Zaten yeterince iyi olmadığını  düşünen, kendini küçümseyen insanlar  yüzünden hayat bu şekilde akıyor ve dışarıdan baktığında hep istemediğin şekilde ilerliyor. Siyaset olsun, aşk olsun, x olsun, y olsun: ve çevremizde böyle insanlar da o kadar çok va ki. Bense bgizli bir şey bilip b saklamaya çalışan küçük bir çocuk gibi inanılmaz bir mutluluk, heyecan duyuyorum bundan. İçimdeki o karşı koyamadığım sahiplenme duygusu kabarıyor beklemediğim zamanlarda. Kışın arabanın camından baktığınızda denizin hep sakin, dalgasız olması gibi ama bazen o kadar çok yağmur yağıyor ki. Ansızın bastırıyor, neye uğradığını şaşırıyorsun. Beş gün yağıyor. Deniz renkten renge giriyor, bulanıyor, bembeyaz köpüklerini sahile cömertçe savuruyor. Belki de Alanya’nın bu yönünü bu kadar benimseyişim ona ne kadar serzensem de çok şey söylememi engelliyor. Ankara’da yürüme mesafesindeki yolculuğum yine fizyoloji gibi çok sevdiğim ama bazen katlanamadığım bir dersle sonlandı.

  Teoride Ankara-Alanya arasında yaşayan, pratikte kendini sahibinin çantasında sürekli seyahat eden bi kedi yavrusu gibi hisseden kızdan sevgiler.



Sonbahar

 ‘Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız…’diye gidiyor şarkı.

 Sizce en yalnız mevsim sonbahar mıdır? Aslında sonbahar insana böyle duyguları uyandırışıyla herkesin içten içe benimsediği, eşlik ettiği, sonbahar renklerine farkında olmadan uyum sağlayıp  pastel tonlara büründüğü bir mevsim değil midir?  Doğa sonbaharda tüm cömertliğini sunar. 'Ne kadar görkemli br veda ediş'  diye düşündürür bana hep. Mevsimleri ayırırken insanlar temelde yaz ve kış der. Sonbahar bi geçiştir. Gökyüzünün güneş batarken sarıdan gece mavisine geçişinde verdiği renk kuşağı gibidir sonbahar. İzlemesi kısa sürer ama  tadı damağınızda kalır.



24 Mart 2014 Pazartesi

İlk günden

  Bu yazı benim için bir başlangıç gibi. Kağıdımı kalemimi bırakıp teknolojiye  yenik düşmek benim de başıma gelecekti biliyordum. Cesaretimi biraz daha toplamaya ihtiyacım vardı sadece ve başardım. Beyaz  boş sayfaları yazılarla doldurmak, o an eline geçen bir şeye notlar almak daha orijinaldi benim için. Daha doğaldı. Hala öyle aslında, bunu tamamen terk etmeyeceğim, edemem çünkü. Yazdığım andaki psikolojimi kelimelerimde, harflerimi çiziş şeklimde görmek hoşuma gidiyor. O acele,  depresiflik, heyecan, sabırsızlık, pişmanlık, mutluluk hepsi  her harften adeta fışkırıyor ve bu bilinçli olarak yapılan bir şey değil. Bu yüzden beni böylesine cezbediyor.

   İnsanlar düşüncelerine söylemekten,  duygularını ifade etmekten neden korkar? Yazdıkları onu kötü biri yapacağından mı  yoksa kırılganlığını açığa vurmaktan mı ya da açıklayamayacağım başka şeylerden mi? Neden bu kadar zorlaştırıyoruz ki her şeyi? Yaz, söyle gitsin, yaşa gitsin. Didikledikçe içinden aklımızın hayalimizin alamayacağı neler neler çıkar bi düşünsene? Hadi tamam kabul ediyoruz hepimiz özünde iyi insanız. Özünde kötü olan insan duydun mu? Neden bu kadar mutsuz peki insanlae, o zaman neden kimse anlaşamıyor, kaybetmekten bu kadar korkup manyaklaşıyor? Kaybetmekten korktukça asıl o zaman insanları kaybetmeye başlamıyor muyuz?

 İnsanlar değişir? Bazen değişir, bazen değişmez. İnsana göre değişiyor galiba. Ben de şu an anlamadım. Bazen yıllar geçiyor ama o kişi için değişen şey, saçının kesimi, sakalın tarzı, yüzündeki birkaç çizgi, giyim tarzı. Bunların hiç birinini değişmediği de oluyor ilginç bir şekilde. Sanki eski boş bir evde unutulmuş tekli koltuk gibi, güneş hep aynı köşesini soldurmuş. Kimi zaman ise  geçirdiği birkaç gün dahi kişiyi bambaşka  bri yapabiliyor.

 Bu gri şehrin beni çıldırtan bir sakinliği var. Düzenli şehrin henüz düzenli olamamış insanlarının koşuşturmasıyla kavrulmuş üstüne bir miktar kekik serpilmiş. Ankara seni seviyorum ama sana tutunamam ve bunu bilerek  yaşamak beni daha özgür hissettiriyor.

  Sokaklarında yürümeyi sevdiğim şehir. Ne buluyorsun diye sormayın. Sahil şehrinden gelmiş biri için çok şey ifade edecek cinsten bir yer olmadığı doğru. Ama bu şehirde ceketine daha sıkı sarılıyorsun. Telefonun çantanın bir kenarında duruyor, uzanmaya üşeniyorsun.

  Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye  görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı  ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep  birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep  ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir  anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim  harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde  kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey  farklı  bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan  insanı umutsuzluğa  düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç  ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp  koşmak istiyorum!