Vals
ritimli herhangi bir müziği dinlerken çocukluğumda lunaparkta
atlı karıncada dönerken yaşadığım o tatlı sarhoşluğu hissediyorum.
Rüzgarın yüzüme dokunuşunu, farkına varmadan hafifçe
kapattığım gözlerimde kirpiklerimin arasından sızan rengarenk
ışıkların verdiği mutluluğu.
27 Ekim 2014 Pazartesi
31 Ağustos 2014 Pazar
27 Mart'a ithafen
yıl 2010.O gün
yazdığım bir yazıyı okudum bugün .Varlığını çoktan unutmuştum oysaki.
...
...
Bugün
geçmişimi anımsadım,çocukluk zamanlarımı.
Ufacıkken
koşturduğum o yerlere, çocukluğumu geçirdiğim insanlarla
gittim.
Sonra
yıllar önce 27 martı nasıl heyecanla beklediğim aklıma geldi.
Her
27 marta ne kadar çok hazırlanırdık. Ayser hocamız biri günlerce çalıştırırdı. Aynayla konuşan küçük bir kız çocuğu ,annesiyle babasının kavgası ortasında kalan bir çocuk, kokoş bi kadın oldum hatta kurbağa rolünü bile oynadım. Bu oyunlarda çocukluk arkadaşım güzel dostum Simge de rol alırdı hep.
Her 26 mart gecesi karnıma ağrılar girerdi. Yıllar geçse de o zamana benzer bir heyecanı her 27 martta hissederim.
...
Her
şey ikinci sınıfta sınıf başkanı olmamla başladı. Sınıfı
susturmak,yaramazlık yapanları tahtaya yazmak... Hep yüksek sesle konuşuyormuşum o zamanlar sanırım olayların hararetinden. Nitekim görevimi çok önemserdim. Güzel bir şey
değil tabi ama şu an düşündüğümde bile bi coşuyorum.
Babam, topluluk karşısında konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir süreliğine başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi.
Babam, topluluk karşısında konuşma yapacağımda beni karşısına alıp ' hadi bana da oku bakalım güzel kızım' derdi hep ''Şurada sesini yükselt. Coşkulu oku İstiklal marşı'na yakışır olsun. Bak burada biraz hüzünlü bi sesi kullanman gerek. Çanakkale'den bahsediyorsun.Unutma.'' Tiyatrom olduğunda da önce ona karşı canlandırmamı isterdi.''Anlatırken kollarını kocaman aç ve sahnenin ortasına doğru gel. Şimdi rolünde olduğun kişi huzursuz. Bunu bize vücut dilinle anlatmaya çalışmalısın.'' Tiyatroyu o zamanlar başka severdim, hala çok severim. İnsan hayal etiği kişi olabiliyor ya da olabileceği ama olmayı hayatında tercih etmediği kişiyi de yansıtabiliyor.Adeta bir süreliğine başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi.
Agresif.
Hayatımda yaşadığım en tuhaf anlardan biriydi. Canım sıkkındı ve karşımdakiyle oturmuş öylesine bir şeyler konuşuyorduk. Canımın sıkkın olduğunu fark etti ve hiçbir şeyi çok umursamamak gerektiğini, yaşayıp gitmenin, kafana eseni yapıp çok şey düşünmemeni en güzeli olduğunu söyledi. Ardından ‘Mesela’ diyerek bir şey anlattı. Ne anlattığını hatırlamıyorum ama daha önce aynı şekilde aynı cümle ve mimiklerle anlattığına o kadar emindim ki. O kişinin sürekli kendini tekrar ettiğini fark ettim. Bunu benden başka kişilere de böyle bi konuşmanın gelişinden defalarca kez anlatmış olduğunu hissettim. Tam o an o kadar net ve saf bir nefret duydum ki.. Sözleri gerçekten işe yaramıştı. Sözleri o gün canımı sıkan şeyi unutup kendisine öfkelenmeme neden olmuştu. Bunu belli ettim mi? Etmedim. Dudaklarımı sıkarak gülümsedim. Dudaklarımın dişlerime yaptığı o baskıyı belli etmemeye çalıştım.
Böyle
işte. Ben insanları kategorize eden biri değilim. Aslında hayatımda hep makul
bi insan olmaya çalıştım. Bazen
kötü şeyler yaptığını bildiğim veya bana karşı yanlış, sinsice şeyler yapmış bi insanın üzüldüğünü gördüğümde kalbimin ezildiğini hissedip üzülebiliyorum. Bazen de çok sevdiğim kişiler onlara özen gösterdiğim kadar bana karşı hassas davranmadıklarını fark
ettiğimde de o saf nefreti öyle yaşıyorum ki. O an beynimin
uyuştuğunu, boynumun adeta tutulduğunu ve sırtıma spazmların girdiğini hissediyorum. Kısa sürüyor ama çok can sıkıcı oluyor.
Eğlenmek, dinlenmek için yaptığımız tatilleri başkalarının
zevkine uydurmaya çalışırken günlerimizi; arkadaşlarımızla
geçirdiğimiz güzel vakti başka insanlara göstermeye çalışırken saatlerimizi harap ediyoruz. Zaman, ay sonuna
yetiştiremediğimiz internet paketleri gibi harcıyoruz.
Farkında olmadan eliminizin arkasıyla ittiğimiz şeylerin bizim için neleri değiştirebileceğini bu depresif günün sonunda biraz düşünmek istedim.
Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik?
Hepimizin mutlu olduğu için yaptığı şeyler vardır. Peki bunları ne zaman ‘bir şeyleryaparak mutlu olmaya çalışmak’ a çevirdik?
5 Nisan 2014 Cumartesi
Faranjit
Faranjitle ilk tanıştığımda sanırım 9.sınıftaydım. Ertesi gün
iskele şelale önünde konserimiz vardı. Üstüne bir de diğer
grubun flütçüsü son gün şehir değiştirmeye karar
verip tüm repertuarını bana yıkmıştı. Konser günü limonlu
karabiberli pekmezli korkunç bir karışımı kafaya dikip öyle
çıkmıştım evden. Neyseki, bir şekilde idare etmiştik.
Şimdi
20 yaşımdayım. Denize hasret bedenimin yoğun İzmir havasına
maruz kaldığı, şarkılarla geçen o güzel tatilin sonunda Ankara'ya
korkunç bir sesle döndüm. Ah Akdeniz bana bu kadar kötü davranacağını bilsem gider miydim? Ege'ye Akdeniz dememe
bozulmamışsınızdır umarım sonuçta pratik olarak akdeniz
oluyor. Kullandığım ilaçlardaki psödoefedrin
denen o lanet madde yüzünden menapozlu kadınlar gibi sıcak
basıyor günlerdir, bir triplere felan giriyorum. Konuştuğumda da
'Seni bu sesle ciddiye alamıyoruz Eda yeşil köprü taraflarına gitsen iyi iş yaparsın'
diyip dalga geçiyorlar. Kısacası faranjitseniz, vize
haftasındaysanız ve Eda'ysanız hayat gerçekten çok zor.
3 Nisan 2014 Perşembe
Güne başlarken
Ankara'da yaşıyorsanız bayramları coşkuyla kutlamak ‘yapmazsan olmaz’lardan biridir.
Ben de o günlerden birinde belki de dünyanın en huzurlu uykusundan uyanmıştım ve aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Paylaşmak istedim.
Ben de o günlerden birinde belki de dünyanın en huzurlu uykusundan uyanmıştım ve aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Paylaşmak istedim.
...
Okuduğum
birkaç satır söz, konuştuğum kişinin yüzündeki
samimi bir gülümseme, yolun kenarında hava şartlarına direnen bir papatya veya güzel sohbetlerin olduğu
kalabalık tatlı bir atmosfer… Bunlar ve daha pek çok
şey içimde binlerce güzel duyguya sebep oluyor. Odanın bir köşesinde
unutulmuş ve yıllardır titreşmeyi bekleyen bir müzik enstrümanını uzun zaman sonra tekrar elime aldığımda olduğu gibi.
Bazı günler en yakın boş bir defter ve kaleme ulaşmak için koşar adımlarla yurduma ya da evime gidiyorum. Aklımdaki tamamlanmayan cümleleri hemen yazıp orada olgunlaştırmak ve güzel bir ifadey dönüştüp rahatlamak istiyorum. Bunu yapmadığımda adeta aklımı uyuşturan hırçın bir fırtınanın zihnimde estiğini hissediyorum. Planladıklarımı hayata geçirirken de parçaları ortaya öylece döküp en başından ince
ince düzenleme ve bunu yaparken de kendini paralama olayım da sanırım burada geliyor.
Origami yapar gibi sonunda güzel bir şey ortaya çıkmasını umut ederek doğru zaman ve sırayla katlamalar yapmaya çalışıyorum. Kabul edelim dünyayı kurtarmayacağım ama bazı
şeyleri değiştirebilirim. Şu an sabahın bu sakin saatlerinde pencereden sızan güneş odayı doldururken duyduğum miskin bir kedinin pati sesleri yüzümde bir
gülümseme oluşturuyorsa bunu paylaşmalıyım gibi hissediyorum. Belki ileride bu yazıyı okuyan birilerinin yüzünde de o güümsemeye neden olur ve okuduğu o günün güzel başlamasını sağlarım.
Çok sevdiğim Chopen bestesiyle (nocturne no:9) başladığım günlerde tüm gün aşıklar gibi dolaştığım gibi birilerine de sebep olur belki? Bu ihtimal bile beni öyle mutlu
ediyor ki. Bu uğurda saatlerimi umarsızca harcayabilirim.
Bazen yaşadığım
hayatı yönlendirmenin ellerimde olduğunu o kadar çok hissediyorum ki. Metroda donuk bakışlarla dakikalarını geçiren insanları gördüğümde içten içe rahatsız oluyorum. 'Neden kendine bunu yapıyorsun' diye haykırasım geliyor. 'Biraz sonra başına bir şey gelebilir, gerçekten böyle mi hayatını geçirmek istiyorsun?'. Biraz sonra yine metroya bindiğimde bugün yüzler daha farklı bakacağından eminim çünkü Cumhuriyet Bayramını kutlayacağımız için bende olduğu gibi pek çok insanın içinin kıpır kıpır olduğunu biliyorum.
Güzel
bir telaş, güzel bir gün, güzel bir bayram var bugün. Bu günü
şimdiden sevdim.
2 Nisan 2014 Çarşamba
Şarkılar ve yollar
Beni
düşündüren şarkıları seviyorum. Sözü olmayan şarkıları daha çok seviyorum sanırım sözlerin şarkıların anlamının daralttığını düşündüğüm için bu böyle. Kaçırdığım popüler şarkılar
yüzünden bazen zamandan kopuk hissederim. Bazen güzel sözlere sahip olan şarkılara takılır kalır ve ayları geçiririm. Böyle şarkıları sürekli dinlemek ne
kadar sağlıklı, bilemiyorum. Ama yürünecek yollar kat edilecek
mesafeler bitmiyor ki. Sevdiğiniz şarkılar sizin dostunuz oluyor ve nerede olursanız olun sizi evinizde hissettiriyor. Ankara’da yaşıyorsanız bazen
kaçasınız geliyor buradan. Bazen de başka bir şehirden
dönerken o sokaklar, sakin kaldırımları düşünüp Ankarayı özlüyorsunuz.
Zaman geçiyor, zaman hep bir şekilde geçiyor
ve ben hep kendimi bir yerlere koşarken buluyorum. Bunların hepsine nasıl zaman
buluyorsun derseniz inanın ben de tam olarak bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim. Sahip olduğum
tüm enerjimi olabildiğince verimli bir şekilde kullanmak istiyorum.
Gücümün yettiği her şeye yetişmeye çalışıyorum. Yoksa
varlığımın bir anlamı yokmuş gibi geliyor. Yaşamayı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. İki gün oturup dizi izleyeyim, üçüncü günde kendimi tedirgin hissetmeye başlıyorum. Elimde sürekli
gezdirdiğim flütüm, çantamın içine tıkılmış bir spor ayakkabı,
not defterimin bi sayfasına karalanmış bir resim, çantanın bir köşesindeki ders notlarım bu yüzden var.
Lisede felsefe dersinde okuduğum John
Locke aklıma geldi, demiş ya en kabaca ’ Hayat boş bir
levha gibidir. Deneyimler bilgiyi getirir, bilginin kaynağıdır ’. Ben bilgiye ulaşmaya çalışmıyorum gerçi, ben kendime
ulaşmaya, hayata dokunmaya çalışıyorum. Yaptığım her şey o boş levhaya/ tuale atılmış renkli bir fırça darbesiymiş gibi geliyor. Hayatımın
sona erdiğinde de ortaya güzel bir şeyin çıkmış
olmasını ve yaşamaya devam etmesini diliyorum.
27 Mart 2014 Perşembe
Çocukluğuma dair
Hayat
zorlaştıkça, daha doğrusu bir şeylerin farkına vardıkça herkes
‘Ah çocukluğuma dönseydim.’ diyor. Yahu 19 yaşında 20
yaşında insansın embriyona mı döneceksin? Ben hiç o, bir kez daha çocukluğuma dönseydim, düşüncesindeki insanlardan olamadım. Kötü
değil aksine çok güzel olduğu için. Güzel anları tekrar yaşayabilseydik onların bizim için anlamını kaybetmez miydik o zaman?
Çocukken ne güzeldi. Hava kararınca sokaktan eve dönerdik, bazen koşa koşa fırına ekmek almaya giderdim. Dönerken o ekmeğin bir ucundan koparır, buharı yüzümü ellerimi yakarken yemeye çalışırdım. Dönüş yolunda neyden bahsettikleri anlaşılmayan konuşma seslerinin geldiği evlerin yanında geçerdim. Yolun kenarındaki kanalda kurbağalar ötmeye başlarlar, uyuma vakti geldiğinde gözlerimi kapattığımda hala o kurbağa seslerini dinlerdim. Çağla toplarken evden çağrılınca atarlanıp terliklerini bahçedeki muslukta yıkayıp, bahçe hortumu kuzenimin üstüne tutmacalı eşek şakaları yapardım. Bahçedeki incir ağacının altındaki devasa havuz… Ah, çocukluğum boyunca o havuza düşmekten korktum. 5 mt bile yaklaşamazdım. Kuzenimin bisikletine iki kişi zar zor binmişken frenlerin tutmadığı o gün yoldan bahçeye uçtuğumuzda da havuzun çok yakınına savrulmuştuk. Evin aşağısında mor zambağa benzer çiçeklerin olduğu bi yer vardı. Yanından geçerken her seferinde hışırtılar duyulurdu ve bir şeylerin kaçışma sesleri gelirdi. Ağaçtan toplarken en güzel bademleri de hep oraya düşürürdüm. Siz taze badem yemek ne kadar keyiflidir bilir misiniz, dopdolu ceplerle bi duvara oturup taşla kıra kıra yemenin keyfini?
Yaz geldiğinde ailecek arabaya atlar 2 gün orada 3 gün burada ggeze geze tatil yapardık ve nereye gideceğimize yolda karar verirdik. O devir kapanalı yıllar oldu. O devri meşhur 7 yaşımdaki İstanbul gezimizden sonra sonlandırdık. Bu kadar şeyi nasıl hatırladığımı bilmiyorum Hatırlıyor olmam büyük bi lütuf. O zamanlardan neler mi kaldı?
Çocukken ne güzeldi. Hava kararınca sokaktan eve dönerdik, bazen koşa koşa fırına ekmek almaya giderdim. Dönerken o ekmeğin bir ucundan koparır, buharı yüzümü ellerimi yakarken yemeye çalışırdım. Dönüş yolunda neyden bahsettikleri anlaşılmayan konuşma seslerinin geldiği evlerin yanında geçerdim. Yolun kenarındaki kanalda kurbağalar ötmeye başlarlar, uyuma vakti geldiğinde gözlerimi kapattığımda hala o kurbağa seslerini dinlerdim. Çağla toplarken evden çağrılınca atarlanıp terliklerini bahçedeki muslukta yıkayıp, bahçe hortumu kuzenimin üstüne tutmacalı eşek şakaları yapardım. Bahçedeki incir ağacının altındaki devasa havuz… Ah, çocukluğum boyunca o havuza düşmekten korktum. 5 mt bile yaklaşamazdım. Kuzenimin bisikletine iki kişi zar zor binmişken frenlerin tutmadığı o gün yoldan bahçeye uçtuğumuzda da havuzun çok yakınına savrulmuştuk. Evin aşağısında mor zambağa benzer çiçeklerin olduğu bi yer vardı. Yanından geçerken her seferinde hışırtılar duyulurdu ve bir şeylerin kaçışma sesleri gelirdi. Ağaçtan toplarken en güzel bademleri de hep oraya düşürürdüm. Siz taze badem yemek ne kadar keyiflidir bilir misiniz, dopdolu ceplerle bi duvara oturup taşla kıra kıra yemenin keyfini?
Yaz geldiğinde ailecek arabaya atlar 2 gün orada 3 gün burada ggeze geze tatil yapardık ve nereye gideceğimize yolda karar verirdik. O devir kapanalı yıllar oldu. O devri meşhur 7 yaşımdaki İstanbul gezimizden sonra sonlandırdık. Bu kadar şeyi nasıl hatırladığımı bilmiyorum Hatırlıyor olmam büyük bi lütuf. O zamanlardan neler mi kaldı?
Şimdi
ne çocukluk anılarımla dolu o küçük belde Avsallar ne de kuzenim Emre kaldı.
26 Mart 2014 Çarşamba
Olmuyor
Bazen olmuyor. Ne yaparsan yap olmuyor. O lanet şey olmuyor işte. Ne o olmayan
derseniz, bilmiyorum. Bazı şeyler olamayıp duruyor. Aslında herkes gibi biliyorum ama bunu ifade etmek şey gibi: Bazen bir kavramı hayatınızın içinde
hep kullanırsınız ama 'nedir?’ diye sorulduğunda afallarsınız ve anlatamazsınız
ya? Çünkü hayatınızın içinde hep olduğu için onu tanımlamayı hiç
düşünmemişsinizdir. Belki de çok fazla düşünmüşsünüzdür. Bir şeyleri eksik
söylemekten çekinir, zamanı geçince o ana geri dönemeyeceğinizde hayıflanmaktan
korkarsınız. Başka bir seçenektir ya da. O seçenek hep vardır ve genelde o
seçeneğe sığınır insanlar. Derseniz ki sen hangisini seçtin? Karar
veremedim. Galiba 2.ye yeltenip 3.yle sonlandırdım.
Neden hep bir şeyler dediğinizi varsayıyorum? Çünkü
insanlar her zaman bir şeyler der. Ben sadece umduğum şekilde sorulması
polyannacılığıyla yönlendiriyorum. Eda sen normalde de çok konuşuyorsun ama
bazen de tamamiyle durrgunlaşıyorsun derseniz ona da cevabım var. Muhtemelen bakışlarım sol alt köşeye takılmıştır ve kafamın içindeki onlarca
düşünceyi hala toparlamaya çalışıyorumdur. Bu yüzden hep ‘birileri bir şey derse’ye
cevap yazıyorum. Şurada beni okuyan kaç kişi var?Bilmiyorum. Hiç okuyan var mı? Onu da bilmiyorum. Ama bir kişi okuyup cidden mutlu oluyorsa, diğer cümlemin ne
olacağını merak ediyorsa, benim için olmuş demektir, ben bir şeyi başarabildim.
Buna değer mi? Kesinlikle. Zaten yeterince iyi olmadığını düşünen, kendini küçümseyen insanlar yüzünden hayat bu şekilde akıyor ve dışarıdan
baktığında hep istemediğin şekilde ilerliyor. Siyaset olsun, aşk olsun, x
olsun, y olsun: ve çevremizde böyle insanlar da o kadar çok va ki. Bense bgizli bir şey bilip b saklamaya çalışan küçük bir çocuk gibi
inanılmaz bir mutluluk, heyecan duyuyorum bundan. İçimdeki o karşı koyamadığım
sahiplenme duygusu kabarıyor beklemediğim zamanlarda. Kışın arabanın camından
baktığınızda denizin hep sakin, dalgasız olması gibi ama bazen o kadar çok
yağmur yağıyor ki. Ansızın bastırıyor, neye uğradığını şaşırıyorsun. Beş gün
yağıyor. Deniz renkten renge giriyor, bulanıyor, bembeyaz köpüklerini sahile
cömertçe savuruyor. Belki de Alanya’nın bu yönünü bu kadar benimseyişim ona ne
kadar serzensem de çok şey söylememi engelliyor. Ankara’da yürüme mesafesindeki
yolculuğum yine fizyoloji gibi çok sevdiğim ama bazen katlanamadığım bir dersle
sonlandı.
Teoride Ankara-Alanya arasında yaşayan, pratikte kendini
sahibinin çantasında sürekli seyahat eden bi kedi yavrusu gibi hisseden kızdan
sevgiler.
Sonbahar
‘Bir
sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız…’diye gidiyor
şarkı.
Sizce
en yalnız mevsim sonbahar mıdır? Aslında sonbahar insana böyle
duyguları uyandırışıyla herkesin içten içe benimsediği, eşlik
ettiği, sonbahar renklerine farkında olmadan uyum sağlayıp pastel tonlara büründüğü bir mevsim değil midir? Doğa sonbaharda tüm
cömertliğini sunar. 'Ne kadar görkemli br veda ediş' diye düşündürür bana hep. Mevsimleri ayırırken insanlar temelde yaz ve
kış der. Sonbahar bi geçiştir. Gökyüzünün
güneş batarken sarıdan gece mavisine geçişinde verdiği renk
kuşağı gibidir sonbahar. İzlemesi kısa sürer ama tadı damağınızda
kalır.
24 Mart 2014 Pazartesi
İlk günden
Bu
yazı benim için bir başlangıç gibi. Kağıdımı kalemimi
bırakıp teknolojiye yenik düşmek benim de başıma
gelecekti biliyordum. Cesaretimi biraz daha toplamaya ihtiyacım vardı
sadece ve başardım. Beyaz boş sayfaları yazılarla
doldurmak, o an eline geçen bir şeye notlar almak daha orijinaldi
benim için. Daha doğaldı. Hala öyle aslında, bunu tamamen terk
etmeyeceğim, edemem çünkü. Yazdığım andaki psikolojimi kelimelerimde,
harflerimi çiziş şeklimde görmek hoşuma gidiyor. O acele,
depresiflik, heyecan, sabırsızlık, pişmanlık, mutluluk hepsi her harften adeta fışkırıyor ve bu bilinçli olarak
yapılan bir şey değil. Bu yüzden beni böylesine cezbediyor.
İnsanlar
düşüncelerine söylemekten, duygularını ifade etmekten
neden korkar? Yazdıkları onu kötü biri yapacağından mı
yoksa kırılganlığını açığa vurmaktan mı ya da
açıklayamayacağım başka şeylerden mi? Neden bu kadar
zorlaştırıyoruz ki her şeyi? Yaz, söyle gitsin, yaşa gitsin.
Didikledikçe içinden aklımızın hayalimizin alamayacağı neler
neler çıkar bi düşünsene? Hadi tamam kabul ediyoruz hepimiz
özünde iyi insanız. Özünde kötü olan insan duydun mu? Neden bu kadar
mutsuz peki insanlae, o zaman neden kimse anlaşamıyor, kaybetmekten bu kadar
korkup manyaklaşıyor? Kaybetmekten korktukça asıl o zaman
insanları kaybetmeye başlamıyor muyuz?
İnsanlar
değişir? Bazen değişir, bazen değişmez. İnsana göre değişiyor
galiba. Ben de şu an anlamadım. Bazen yıllar geçiyor ama o kişi
için değişen şey, saçının kesimi, sakalın tarzı, yüzündeki
birkaç çizgi, giyim tarzı. Bunların hiç birinini değişmediği
de oluyor ilginç bir şekilde. Sanki eski boş bir evde unutulmuş
tekli koltuk gibi, güneş hep aynı köşesini soldurmuş. Kimi zaman
ise geçirdiği birkaç gün dahi kişiyi bambaşka bri yapabiliyor.
Bu
gri şehrin beni çıldırtan bir sakinliği var. Düzenli şehrin
henüz düzenli olamamış insanlarının koşuşturmasıyla
kavrulmuş üstüne bir miktar kekik serpilmiş. Ankara seni seviyorum
ama sana tutunamam ve bunu bilerek yaşamak beni daha özgür
hissettiriyor.
Sokaklarında
yürümeyi sevdiğim şehir. Ne buluyorsun diye sormayın. Sahil
şehrinden gelmiş biri için çok şey ifade edecek cinsten bir yer
olmadığı doğru. Ama bu şehirde ceketine daha sıkı
sarılıyorsun. Telefonun çantanın bir kenarında
duruyor, uzanmaya üşeniyorsun.
Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey farklı bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan insanı umutsuzluğa düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp koşmak istiyorum!
Ankara'nın kaldırımları hep nemli olur. Yağmurundan korkmazsın zaten yağıp yağmadığını anlamazsın, hiçbir zaman tam yağmıyordur, o yüzden boynun üşürse diye yanına aldığın fuların her zaman şemsiye görevi görür. Kimseyle karşılaşmayı ummadan sevdiğin müzikleri dinleyerek yürürsün sokaklarında ve hep birileriyle karşılaşırsın. Kolej kurtuluş hamamönü, bahçeli yollarında yürürken hep ‘bu şehir nasıl küçüldü’ diye düşünürken kendimi bulurum. Okul dönüşlerinde her zaman böyle düşünemiyorsun tabi, elinde devasa bir anatomi atlası varken. O kalın kitabı taşıyan parmaklarının ağrısını hissederken yol o deniz dönüşünde eve dönerken hiç bitmeyen yollara dönüşüverir. Yollar zaten hep değişmiyor mu? Ankara’dan Alanya’ya giderken tüm bedenim harap olmasına karşın aynı yolun dönüşünde enerjiyle dolu bir şekilde kendimi aştide bulmamın başka bir açıklaması olamaz. Baktığın yöne göre her şey farklı bir şekil alıyor. Tarihler, insanlar, yazılar, söylenen sözler değişiyor. Bir yandan insanı umutsuzluğa düşürürken bir yandan da beklemediğiniz pek çok şeyi yaşatarak umutlandırıyor. Düşüncelerimiz bakış açımız değişiyor ve zaman akıyor. Çocukken yaşadığımız bir şey için belirttiğimiz tarihi birkaç ay bile eksik veya fazla söylemek inanılmaz fark ederken şimdi birkaç yıl eksi artı söylemek belki de hiç sorun olmuyor . Arkama dönüp şöyle bir düşündüğümde gökyüzünde bakıp, güzel bi hayattı teşekkürler, diyecek ne çok şey yaşadım diyorum. Zaman kavramının gözümdeki bu değişimi o yüzden hiç gözümü korkutmuyor. Aksine heyecanla doluyor, hatta dayanamayıp koşmak istiyorum!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)